Sedat ULUGANA
Bu yazıya nasıl başlanır, gerçekten bilmiyorum. Çünkü son bir haftadır Halep’te dünyanın gözü önünde, Kürt mahalleleri sistematik biçimde hedef alındı. On yıllar boyunca farklı adlar altında dolaşıma sokulan, dün El-Kaide olarak bilinen, bugün başka etiketlerle meşrulaştırılmaya çalışılan Kerberos’u andıran silahlı gruplar yeniden sahaya sürüldü.
Fazla değil, on yıl önce dünyanın muhtelif yerlerinde insanların kafasını kesip bunu propaganda malzemesine dönüştüren yapılardı bunlar. Bugün ise “istikrar”, “güvenlik” ve “devlet inşası” gibi kavramların arkasına gizlenerek Halep sokaklarında dolaşıyorlar, halkımızın yiğit evlatlarını katlediyorlar. Bu soykırım uluslararası siyasetin ahlâkî iflasının da sahaya yansımış hâlidir.
Nitekim Kürt halkının bu gruplara karşı vermiş olduğu mücadele salt bir savunma refleksi olarak okunamaz. Bu direniş, yalnızca evini, mahallesini koruma çabası değil; aynı zamanda insanlık onuruna, insanlığın tarihsel mirasına yönelmiş olan barbarlığa karşı verilen tarihsel bir cevaptı. Nitekim IŞİD’e karşı verilen mücadele malumunuz… Ancak bu tarihsel cevap, uluslararası düzenin, özellikle İngiliz siyasetinin, o alışıldık refleksleriyle sınırlandı. Büyük güçler devreye girdi; çetelerin bir bölümü koruma altına alındı, Türkiye sınır hatlarında “kontrollü” biçimde muhafaza edildi. Beslenen, büyütülen ve zamanı gelince tekrar sahaya sürülen, soykırımı vekaleten sürdüren ve bu soykırım ekonomisinden beslenen Ebu Emşatları, nam-ı diğer “tavuk hırsızları”nı hatırlayın…
Tam da bu esnada Avrupa Birliği Komisyonu başkanlarının Şam’da dönen El-Kaide savaş baronları ile tokalaşıp onlara maddi ve siyasal vaatler sunması, çağımızın en çıplak ve en iğrenç çelişkilerinden biri olarak tarihe geçti. İnsan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk söylemlerinin, Kürtler söz konusu olduğunda ne kadar kolay askıya alınabildiğini bir kez daha gördük. Tarih bu tabloyu “denge siyaseti” olarak değil, ahlâkî çöküş olarak yazacaktır kuşkusuz. Bu siyasetin mimarları nefret ile anılacaktır.
Türkiye’nin konuya müdahil olma meselesine gelince… Açık konuşmak gerekir. Bu devletin tarihini, siyasal kültürünü az çok etüt etmiş sıradan bir insan olarak, bu siyasal kültürden bir beklentimin olmadığını söylemek zorundayım. Bu bir öfke cümlesi değil; şahsi tarihsel okumalarımın subjektif bir sonucudur. Değişir mi? Elbette hiçbir siyasal kültür değişmez değildir. Ama bugünü anlamak için geleceğe dair temenniler yetmiyor. Bugün yaşananlar, devlet aklının hâlâ “Kürt” söz konusu olduğunda aynı reflekslerle hareket ettiğini göstermektedir.
Sahi Halep Kimin Kenti?
Bu sorunun cevabı sanıldığı kadar karmaşık değildir: Halep, Haleplilerin kentidir.
Halep Sümerlerden Mitanni’ye, Roma’dan Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı bir uygarlık mirasının ürünüdür. Ticaret yollarının düğüm noktasında yer alan bu kadim şehir, dillerin, inançların ve halkların birlikte yaşama iradesini yüzyıllar boyunca taşıdı.
Kürtlerin Halep’teki varlığı, geçici ya da tali değildir. Çoğu zaman bilinçli biçimde daraltılan tarihsel anlatılarda Kürtlerin Halep’teki varlığı Orta Çağ’la, özellikle de Selahaddin Eyyûbî ile başlatılır. Oysa bu hem eksik hem de yanıltıcı bir çerçevedir. Halep Kalesi’nde ve kentin batısında yer alan Hisnu’l-Ekrad —adı üstünde Kürtler Kalesi— çevresinde yapılan arkeolojik kazılar Kürt varlığının çok daha eski dönemlere uzandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Kısacası Halep tarihinin hangi dönemine bakılırsa bakılsın, Kürtlerin askeri, ticari, idari ve kültürel izlerine rastlamak mümkündür. Bu izler bir “misafirlik” hâlinin değil, kurucu bir unsur olmanın göstergesidir. Halep, Kürtler için ne sonradan gelinmiş bir şehir ne de geçici bir ikametgâhtır; Halep, Kürt tarihinin asli ve kadim mekânlarından biridir.
Kerberos’un sözcülüğüne soyunan sözüm ona “gazeteci” bir müptezel Halep katliamı boyunca Selahaddin Eyyûbî ismini ağzından düşürmedi… Şayet Selahaddin Eyyûbî bugün yaşasaydı, halkının Halep sokaklarında katledilmesi karşısında ne hissederdi? Bu soru emin olun romantik bir tarih merakı değildir; siyasal ahlâkın sürekliliğini sorgulayan masum bir sorudur. Antakya Kontluğu’nun baskısı karşısında Halep’teki camilerin minarelerine haç takan Selçuklu Atabeyi Rıdvan’ın izzetini kurtardığına pişman olur muydu Selahaddin? Çıkıp da Haçlıların karşısına, Haçlılardan özür diler miydi?
Bu örnek bize şunu gösteriyor: Aslında mesele kişiler değil, siyasal kültürdür. Bu kültür, gücü yetmediği zalim karşısında eğilir; gücü yettiğinde ise çoğu zaman mazluma yönelir. Rıdvan, Haçlı kontluklarından cin gibi korkarken, yanı başındaki Müslüman kalelere kan kusturmakta tereddüt etmemiştir.
Bugün yaşananlar da bu tarihsel sürekliliğin güncel bir tezahürüdür. Öyle ki bugün Suriye’nin güneyindeki fiilî İsrail varlığını ve dalgalanan bayrakları görmezden gelen Ebu Emşatlar ya da nam-ı diğer “Tavuk Hırsızları” mazlum Kürt halkının mahallelerine saldırıp korkunç katliamlar yapmaktan geri durmuyorlar, Rıdvan’ın bu habis geleneğini bugün de hakkı ile sürdürüyorlar .



