Eğer ABD gerçekten geçmiş hatalardan ders çıkarmak istiyorsa, Kürtleri bir “dosya” olarak değil, siyasi bir özne olarak görmek zorundadır. Aksi halde Barrack’ın temsil ettiği bu yaklaşım, Orta Doğu’da istikrar üretmek yerine Afganistan örneğinde olduğu gibi yeni kırılmalar, yıkım ve bitmeyen krizler yaratacaktır.
Deniz OSOY
Thomas J. “Tom” Barrack Jr., klasik anlamda bir diplomat değildir, parayla kurulan ilişkileri siyasetle tahvil eden bir tüccar-diplomattır. 1947’de Los Angeles’ta doğan Barrack, emlak ve finans dünyasında edindiği refleksleri Orta Doğu diplomasisinin merkezine taşıyan isimlerden biri olarak öne çıktı.
Lübnan kökenli bir ailenin çocuğu olan Barrack, kariyerine hukukla başladı; servetini ise krizlerden kar üreterek büyüttü. Colony Capital (bugünkü DigitalBridge) aracılığıyla iflas etmiş otellerden, sorunlu kredilerden ve jeopolitik risklerden milyarlarca dolarlık bir portföy yarattı. Onun dünyasında risk, ahlaki bir mesele değil, yalnızca doğru fiyatı bulma sorunudur.
Barrack’ın Donald Trump’la ilişkisi de bu zeminde şekillendi. 1980’lerden itibaren Trump’ın büyük gayrimenkul hamlelerinde aracı oldu: Plaza Hotel gibi sembolik satışların perde arkasında yer aldı. 2016’da ise yalnızca bir bağış toplayıcısı değil, Trump’ın Orta Doğu’ya açılan kapısı haline geldi. Körfez monarşileriyle kurduğu yakın temaslar, onu Washington’da fiilen “gayriresmi bir dışişleri bakanı” konumuna taşıdı.
Barrack’ı ayırt eden temel özellik, diplomasiyi değerler üzerinden değil, çıkar dengeleri üzerinden okumasıdır. Bu yaklaşım, onun adının diplomasi ile ticaret arasındaki gri alanlarda sıkça anılmasına yol açtı.
Barrack ve Orta Doğu
Barrack‘ın Orta Doğu deneyimi erkenden başlar. 1970‘lerin sonu itibarıyla Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri adına hem ticari hem de fiili lobi faaliyetleri yürüttü. Ancak onun Körfez’le kurduğu ilişki, klasik Washington lobiciliğinden farklıydı; devlet adına konuşan bir diplomat gibi değil, sermaye adına hareket eden bir aracı gibi davrandı.
Barrack’ın Orta Doğu’daki ilk deneyimi, Suudi Arabistan’la kurduğu ilişkilerle başladı.
1970’lerin sonlarında bölgede ticari faaliyetler yürütürken, aynı zamanda perde arkasında nüfuz temelli temaslar ve fiili lobi çalışmaları içinde yer aldı.
Yöntemi her zaman kendine özgüydü: resmi sıfatlara dayanan diplomasi yerine, kişisel güven ilişkileri, finansal ağları ve gayrimenkul yatırımları üzerinden ilerleyen bir hat kurdu. 1970’lerin sonu – 1980’ler arasında, Fluor Corporation için çalışırken Suudi Arabistan’da görev aldı. Bu süreçte Arapça öğrendi, kraliyet ailesine yakın çevrelerle temas kurdu ve Körfez elitleriyle uzun vadeli ilişkilerin temelini attı. Bu bağlar, ilerleyen yıllarda onu yalnızca bir iş insanı değil, bölgesel denklemde etkili bir arabulucu haline getirdi.
2008 sonrasında ise Barrack’ın çevresi Katar devletiyle daha yumuşak ve dolaylı ilişkiler geliştirdi. Ancak Katar, Barrack’ın hiçbir zaman ana ekseni olmadı: ilişkiler sınırlı kaldı ve stratejik bir derinlik kazanmadı.
2016–2017 döneminde, özellikle Trump’ın iktidara gelmesi ve 2017 Körfez Krizi ile birlikte Barrack’ın pozisyonu netleşti. Ticari faaliyetlerini ve lobi çalışmalarını fiilen Suudi Arabistan–BAE ekseninde konumlandırdı. Bu tercih, hem yatırım akışlarında hem de siyasi temaslarında açık biçimde hissedildi.
Sonuç olarak Tom Barrack’ın Körfez’le ilişkisi, dilekçeler, kayıtlı lobicilik ofisleri ya da ideolojik söylemler üzerinden değil, gayrimenkul, fonlar, kişisel ağlar ve jeopolitik nüfuz üzerinden şekillendi. Bu da onu klasik bir lobiciden ziyade, tüccar refleksleriyle hareket eden bir güç simsarı konumuna yerleştirdi.
20 Temmuz 2021’de, Barrack ve iş ortağı Matthew Grimes, Birleşik Arap Emirlikleri adına kayıt dışı lobi faaliyeti yürütmek, adaleti engellemek ve yetkililere yalan beyanda bulunmakla suçlandı. Barrack iki gün tutuklu kaldı; ardından 250 milyon dolarlık (5 milyon doları nakit) kefaletle serbest bırakıldı. Mayıs 2022’de iddianame genişletildi ve BAE adına yüz milyonlarca dolarlık yatırım ayarlamaya çalıştığı ileri sürüldü. Ekim 2022’de, Dışişleri Bakanlığı müfettişiyle yaptığı görüşmede, kendisini görevlendirdiği iddia edilen dört Emirlik yetkilisinin isimlerini vermedi. 4 Kasım 2022’de Barrack ve Grimes tüm suçlamalardan beraat etti.
Hukuken aklanan Barrack, siyasi olarak tartışmalı bir figür olarak kaldı. Trump’ın ikinci döneminde Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olarak atanması, tüccar kimliğinin diplomasiye resmen taşınması anlamına geliyordu. Kürtler konusundaki açıklamaları da bu zihniyetin açık bir yansımasıydı: Federalizm yerine merkezileşme, müttefiklik yerine dosya kapatma, uzun vadeli haklar yerine kısa vadeli “istikrar”.
Göreve geldiği zaman Financial Times gazetesine konuşan Barrack, şunları söylemişti: “Bu iş ekonomi, finans ya da ticari anlaşmalardan çok daha yorucu; hem zihinsel olarak kışkırtıcı hem de fiziksel olarak ürkütücü. Barış, sıradan insanların arzusu. Ama gerçekten dünyanın buna yöneldiğini sanmıyorum. Tek dileğim, Orta Doğu’yu bulduğumdan biraz daha iyi bir yerde bırakmak. Ancak evren gerçekten barış istiyor mu? Sanmıyorum.”
Barrack için Kürtler siyasi özne değil
Barrack için Kürtler, Irak’ta da, Suriye’de de siyasi birer özne değil, çözülmesi gereken karmaşık denklemlerdir. Yugoslavya benzetmesi bu yaklaşımın özeti gibidir: Zoraki birlik pahasına da olsa düzen. Düzen derken de anladığı en kolayına kaçmak, ulus devletleri birilerine teslim etmek ve sorumluktan kaçmak.
Barrack, ABD’nin Irak ve Suriye’de Kürtlere yönelik geçmiş politikalarını eleştirirken “parçalanmış federalizm”, “Yugoslavya benzetmesi” ve “işimize geldiği için Kürtleri kendi haline bıraktık” gibi ifadeler kullanıyor. Ancak bu söylem, Kürtler açısından bir özeleştiriden çok, Washington’un sorumluluğu Kürtlere yükleme girişimi olarak okunuyor. Çünkü Kürtler hiçbir zaman “kendi haline” bırakılmadı. Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye’de DSG; ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik öncelikleri doğrultusunda şekillendirildi. IŞİD’e karşı sahada savaşan DSG güçleri, ABD’nin fiili kara gücü oldu. On binlerce Kürt ve Arap genci bu savaşta hayatını kaybetti.
DSG: Dün ‘en etkili ortak’, bugün ‘yük’
Barrack, DSG’nin 2019’a kadar IŞİD’e karşı “en etkili kara ortağı” olduğunu kabul ediyor. Ancak bu cümle, Kürtler için bir teşekkür değil, aksine “görev tamamlandı” mesajı içeriyor.
Oysa DSG bugün yalnızca askeri bir yapı değil; Suriye’nin kuzeydoğusunda fiili bir yönetim, güvenlik sağlayıcısı ve toplumsal düzen unsurudur. Barrack’ın yaklaşımı ise bu gerçeği görmezden gelerek DSG’yi, yeni Şam yönetimi uğruna feda edilebilir bir araç olarak konumlandırıyor.
İlham Ahmed’in Tom Barrack’a ilişkin değerlendirmesi, aslında Barrack’ın duruşunu çok iyi özetliyor. Ahmed, ABD’nin rolüne gelince, ilk başlarda istenen rolü oynadığının söylenemeyeceğini, hatta olumsuz bir rol üstlendiğini ifade ediyor. “DSG’nin rolü bitti” şeklindeki açıklamaların ise sürece zarar verdiğini belirtiyor.
Tom Barrack’ın Kürt sorununa yaklaşımı: Teslimiyet
Barrack, Suriye Kürtleri için “en büyük fırsat”ın Ahmed el Şara liderliğindeki yeni yönetime entegre olmak olduğunu savunuyor. Vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasi katılım vaat ediliyor. Ancak Kürtlere bakış, bireysel ve folklorik hakların ötesine geçmeyen dar bir çerçevede kalıyor.
Bugün Kürtlere, silahsızlanmaları ve merkezi devlete güvenmeleri telkin ediliyor. El Kaide geçmişi olan radikal İslamcı yapılarla çevrili bir sistem içinde “yaşam alanı” vaat ediliyor. Barrack’ın çizdiği tabloda ise hiçbir garanti yok: Uluslararası güvence yok, anayasal güvence yok, bağlayıcı mekanizmalar yok.
Bu nedenle Barrackın Kürt politikası Kürtler için bir kazanımdan çok bir teslimiyet anlamına geliyor. Kürtler halen hakları, statüleri ve güvenlikleri açısından korumasız durumda.
Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlerin geliştirdiği model, halkların kardeşliği, kadın özgürlüğü ve çoğulculuk üzerine kuruludur. Bu modelde Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Türkmenler ve Çerkesler; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Êzidîler, Demokratik Suriye Güçleri ve Özerk Yönetim çatısı altında bir araya gelerek çoğulcu bir yönetim anlayışını hayata geçirmiştir.
Ancak bu önemli toplumsal ve siyasi model, Barrack’ın perspektifinde göz ardı edilmekte ve tartışılmamaktadır.
Washington’daki çatlak iki Kürt politikası
Kürtler şunu iyi bilmelidir: Washington’da iki farklı yaklaşım vardır. Bir tarafta Tom Barrack’ın Kongre, Pentagon ve güvenlik bürokrasisi içinde Kürtlere “teslimiyet” dayatmasında bulunan bir çizgi. Diğer tarafta ise İlham Ahmed’in verdiği röportajda da vurguladığı gibi ‘‘Lindsey Graham gibi isimler yer almaktadır. Bu isimler, tüm baskılara rağmen hala ayakta durmaktadır. Biz bunu önemli görüyoruz ve bundan sonra da bu duruşun sürmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu kesim, Kürtlerin Orta Doğu’daki pozisyonunu önemli gören ve Kürtleri siyasi bir özne olarak ele alan, üzerinde çalışılması gereken bir yaklaşımı temsil etmektedir.‘‘
Özetle, Kürtler açısından tanıdık bir tablo yeniden karşımıza çıkmaktadır: Kürtler, ABD iç siyasetinde bir kez daha pazarlık konusu haline getirilmektedir. Bir yanda BAE stratejisiyle uyumlu Barrack çizgisi Kürtlerin mücadelesini teslim almaya çalışırken, diğer yanda Kürtlerin mücadeleyle kazandıkları siyasi ve askeri duruşu destekleyen bir yaklaşım.
Eğer ABD gerçekten geçmiş hatalardan ders çıkarmak istiyorsa, Kürtleri bir “dosya” olarak değil, siyasi bir özne olarak görmek zorundadır. Aksi halde Barrack’ın temsil ettiği bu yaklaşım, Orta Doğu’da istikrar üretmek yerine Afganistan örneğinde olduğu gibi yeni kırılmalar, yıkım ve bitmeyen krizler yaratacaktır. Ulus-devletleri yeni aktörlerle değiştirmeye dayalı bu anlayış, yüz yıllık kriz ve kaosu yalnızca derinleştirir ve ABD’nin dost ülkelerinin bile güvenliğini krize sokacak sonuçlar doğurur.



