BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Fehim Işık yazdı |

Kürt düşmanları hala pusuda…

Fehim Işık yazdı |

Fehim IŞIK

Rojava yeni bir sürece girdi. Müzakere ile mücadelenin birlikte yürüyeceği, eksik kalan hakları tamamlamak için mücadelenin büyütülerek sürdürüleceği bir dönemin içindeyiz artık. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir olgu da, mücadelenin sadece Rojava boyutunda değil Kuzey Kürdistan başta olmak üzere Kürdistan’ın diğer parçalarını da kapsayacak bir biçimde yürütüleceğidir.

Bu sözleri, yalnızca son dönemde güçlü bir biçimde açığa çıkan Kürt birliğine işaret eden bir anlamda kullanmadım. Birliği de aşan bir yaklaşımla, Kürdistan’ın tüm parçalarındaki özgürlük ve statü mücadelesinin birbirini etkileyen hatta belirleyen bir özelliğin açık bir biçimde kendini göstermesi bağlamında kullandım. Yani söz konusu olan bir tek Rojava’nın güvenliği değil. Güney’den Kuzey’e tüm parçaların ortak kaderinden söz ediyoruz.

Bölge yeniden dizayn edilirken birileri ısrarla Kürtleri statüsüz bırakıp 21. yüzyılın Lozan’ını yaşama geçirmeye çalışıyor. Bu güçler sanıldığı gibi sadece Türkiye başta olmak üzere Kürdistan’ı aralarında paylaşanlar değil. Bölgenin dizaynını kendi çıkarlarına göre yapmaya çalışan uluslararası güçler de en az egemen devletler kadar Kürtlerin statüsüz kalmasından yanadır. Bu güçler Kürtlerin bireysel haklarına evet, kolektif haklarına hayır diyorlar. Rojava’daki 15 bin şehidin varlığına rağmen Kürtlerin arkadan hançerlenmek istenmesinin nedeni de tam olarak budur. Kürtlerin kendi kendilerini yönetebilecek bir pozisyon elde etmesini bölgeyi dizayn edenlerin hiçbiri istememiştir. Türkiye başta olmak üzere egemen güçler de bu durumdan vazife çıkarıp Kürtlerin kazanımlarını yok etmeye çabalamışlardır.

6 Ocak’tan bu yana yaşanan saldırılarla bağlantılı olarak yaşama geçirilmek istenen politika, 29 Ocak’ta DSG ile Suriye Geçici Hükümeti arasında imzalanan anlaşma ile ilk darbesini almıştır. İstenen Kürdü statüsüz bırakıp askeri ve güvenlik güçlerini dağıtarak öz savunmasız bırakmaktı. 18 Ocak anlaşması ile Kürtlere teslimiyet dayatıldı. Direniş kararı ve direnişin dünyanın dört bir yanında sahiplenilmesi, bu saldırı dalgasını püskürttü. Ortaya çıkan sonuç, DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin de dediği gibi arzulanan nokta olmasa bile belli olan şu ki Kürtler kendilerini savunmasız bırakacak bir pozisyona gelmediler. Askeri ve güvenlik güçlerinin varlığını kabul ettirdiler. Daha da ötesi Rojava Kürtlerinin adı konulmamış olsa bile kısmi bir otonomi elde ettikleri de açık. Ancak tehlikenin bitmediği de görünüyor. Tehlikeyi bitirecek olan bundan sonra yapılacaklar ve yapılmayacaklardır.

Önce yapılmayacaklardan söz edeceksek, Kürtlerin 6 Ocak’tan bu yana arşa eren ulusal duygularını köreltecek yaklaşımlara dikkat çekmekte yarar var. Çünkü bu yapılmayacakları yapmaya başlayanlar güçlü bir biçimde boy göstermeye başladı. Hiç kuşku yok bu aklın kolaylaştırıcısı da Türkiye’nin bizzat kendisidir. Birçok kesim farkında olarak veya olmayarak bu kolaylaştırıcıya hizmet eder duruma gelmiştir. Evet, Öcalan karşıtlığından söz ediyorum. Nasıl ki geçmişte Barzani karşıtlığı bir işe yaramamış ve ters tepmiş ise şimdi de bir kesimin rövanşist bir yaklaşımla Öcalan karşıtlığını gündeme taşıması da bir işe yarayamayacak ve ters tepecektir. Ama ters tepinceye kadar da öncelikle Kürtleri vuracaktır. Kürtlerin elini zayıflatacaktır.

Bu durumu açmak için biraz eskiye dönmekte yarar var.

Arap Baharı Suriye sınırlarına dayandığında ilk fitili ateşleyen Türkiye oldu. Arap Baharı 2011’in başında Mısır’a varmış, Hüsnü Mübarek devrilmişti. Mısır’da iktidar halk ayaklanması neticesinde Müslüman Kardeşler’in eline geçmişti. Müslüman Kardeşler’in bir parçası olduğu tartışılmaz olan Erdoğan’ın iştahını kabartan bu gelişme, onun gözünü Suriye’ye dikmesini de beraberinde getirdi. 2011’in Temmuz’unda Antalya, Kasım’ında Kahire, Aralık’ında ise Hatay’da düzenlenen Suriye konulu konferanslar da Mısır ve Türkiye işbirliğinde Suriye muhalefetini örgütlemek için düzenlendi. Suriye’de istenen Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki gibi iktidarı devralmasıydı. Bu konferansların dikkat çeken bir yanı da Suriye Kürtlerinin hiçbir biçimde bir bileşen olarak kabul edilip toplantılara alınmamasıydı.

Suriye’deki halk ayaklanmaları Mısır gibi ilerlemedi. Esad’ın silahsız bir biçimde devrilmeyeceği öne çıkınca Müslüman Kardeşler’i silahlandıracak yaklaşımlar benimsendi. Bunun için de El Nusra elemanları Afrika’nın kuzeyinden Suriye’ye taşınmaya başlandılar.

Tüm bunlar yaşanırken Suriye Kürtleri arasında iki farklı yaklaşım ortaya çıkmaya başladı. KDP ve YNK’ye yakın güçler uluslararası diplomasi ile lobiler üzerinden devreye girmek için çabalarını artırırken PKK’ye yakın güçler oluşan boşluğu dolduracak halk meclisleri ve öz savunma güçleri ile sonuç almak için adım atmaya başladılar. Bu ikilik ciddi bir tartışma konusu oldu. Bugün ‘Rojava’da kazanımlar yok edilmiştir’, ‘Rojava Kuzey Kürt Hareketi üzerinden teslim alınmıştır’ diye ortada dolaşanların birçoğu o zamanlarda da halk meclislerinin örgütlenmesini, özsavunma örgütlerinin oluşturulmasını provokasyon olarak görüyor ve tehlikeli bularak karşı çıkıyorlardı.

Rojava’daki halk meclisleri ve öz savunma güçleri ilk çatışmalarını El Nusra ile yaşadılar. 2011 yılında 4 bin El Nusra elemanı Türkiye üzerinden Suriye’ye geçirildi. Bunların 3 bine yakını Cilvegözü’nden Suriye’ye taşındı. Bine yakını ise Serêkaniyê üzerinden Rojava’ya geçirilmek istendi. Bu kabul edilmedi. Çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar 2012 yılının Mart ayına kadar sürdü. Nihayetinde El Nusracıların Suriye’ye geçiş yolunu açan ancak onların Rojava’da barındırılmasını kabul etmeyen bir anlaşma ile El Nusracılar, Serêkaniyê üzerinden Suriye’ye geçiş yaptılar. İstedikleri Rojava’ya yerleşmekti. Bu olmadı. Buna izin verilmedi. Ancak bir başka şey oldu. İlk çatışmaların yaşandığı bu süreç özsavunma güçlerinin modernize edilip örgütlenmesi sonrasında Halk Savunma Güçleri-YPG’nin kuruluşunu beraberinde getirdi. O günü kadar halk meclislerine bağlı olan öz savunma güçleri, artık resmen YPG olarak anılmaya başlandı. İlginçtir, bugün Öcalan ve PKK üzerinden farklı bir algı oluşturmaya çabalayanlar, o dönemde YPG’nin oluşumununu da eleştirmiş, Esad rejimini korumak amacıyla yapıldığını ileri sürerek karalamışlardı. Yani, alanı örgütleyenler, bunun için bedel ödeyenler ne yaparsa yapsın, birileri buna gerekçe bulmaya gecikmiyordu.

Bu eskiye dönüşten sonra yapılmayacakların altını çizip yapılması gerekenlere bakmakta yarar var. Evet, yapılmayacakların başında Kürtlerin birbirinin altını boşaltmaya dönük boş karşıtlıklara, düşmanlıkları körükleyecek algılara girmemesi gerekir. Ne Barzani ne Öcalan ne de bir başka lider veya siyasi yapının düşmanlığını yapmak Kürtlerin lehine bir tutum doğurmaz. Her birinin siyasetini edebiyle, üslubuyla eleştirebiliriz. Ancak egemenlerin ekmeğine yağ sürecek biçimde birine yönelmek Kürtlerin lehine değil. Hele Rojava’da her şey daha yeni başlamışken, riskler ortadan kalkmamışken üretilecek düşmanlık, bilinmeli ki her şeyin bitmesini de beraberinde getirebilir. Varsa sözümüz, edebimizle, adabımızla, altını oymadan, geliştirecek bir tarzda gündeme taşıyalım. Ama edep ve ahlak yoksunu yaklaşımlarla egemenlerin ekmeğine yağ sürmeyelim.

Yapılacaklar çok açıktır. Kürt halkı ve dostları, yaralı Rojhilat Kürdistanı da içinde olmak üzere Kürdistan’ın 4 parçasında ve dünyanın her köşesinde yaptığını yaptı, yapmaya da devam ediyor. Çok açık ki halk siyasetin önünde gitti. Ancak bir gerçek de var ki halka öncülük etmesi gereken siyasettir. Artık siyasetin rolünü oynaması zamanıdır. Kazanımları korumak ve büyütmek, siyasetin işidir. Bu talebimizi binlerce kez yazdık bir daha yazalım.

Siyaset bütünlüklü davranmak ve bunun kurumlarını oluşturmak zorundadır. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde bu anlamıyla çok değerli adımlar atıldı. Ne yazık ki sonuca ermedi. Sonuca ermemesinin tek nedeni var. İç rekabet, siyasetin birbirine üstünlük kurma arayışı, bölge devletleriyle geliştirilen ilişkiler zaafları büyüttü ve neticede istenen sonuçlar alınmadan kurumlaşma, açık dersek bir Kürdistan Ulusal Kongresi oluşumu başlamadan bitti.

Bununla ilgili tek tarafı suçlayamayız. Bu sonucun oluşmasında eksiği fazlasıyla her birinin payı var. Ancak bugün ortaya çıkmış bu devasa deneyim sonrasında hiç kimsenin hata yapma, kendi çıkarlarını Kürtlerin çıkarlarından önde tutma hakkı ve lüksü yok. Halk yol göstermiştir ve gereğini yapmak da siyasetin işidir. Bizlere düşen de iç çelişkileri büyütecek ve pusuda bekleyen Kürt düşmanlarının ekmeğine yağ sürecek yaklaşımlar yerine Kürt birliğini büyütecek, Kürdistan Ulusal Kongresi’nin oluşumuna zemin hazırlayacak adımların atılmasını teşvik etmektir.

Benzer Haberler

Birçok kentte polis operasyonu |

ESP Eş Genel Başkanı Çepni ve gazeteciler gözaltında

30 Ocak Anlaşması ve adımlar |

Rojava’da son durum: Güncel gelişmeler, açıklamalar -CANLI BLOG

30 Ocak Anlaşması |

Rojava’da son durum: Entegrasyon adımları, açıklamalar -CANLI BLOG

Akın Gürlek dava açmıştı |

Özel ile Emir'in tazminat ödemesine hükmedildi

“Tek ordu, tek devlet ve tek Suriye” diyen Erdoğan:

Toprak bütünlüğünü garanti eden her adım bizim için makuldür

Özgür Özel Osmaniye’den Erdoğan’ı eleştirdi:

Devletin parasıyla yapılanları kendi eseri gibi anlatıyor

“Diyar Koç’un yaşam hakkı tehlikede” |

Koçyiğit: DSG-Şam anlaşmasının pratikleşmesi önemli

“Suriye için tarihi bir fırsat” |

Temel: Türkiye de anlaşmayı desteklemeli