Zafer Yörük
İran, uzun süredir tarihin bir eşiğinde bekliyor. Ama bu eşik, ne klasik anlamıyla bir devrim eşiği ne de medeniyetler arası bir çatışmanın sınırı. Daha çok, İbn-i Haldun’un yüzyıllar önce tarif ettiği döngüsel tarih anlayışının içinden konuşan bir bekleyiş bu: Çökmüş bir düzen, içi boşalmış bir iktidar ve ülkenin kapılarına dayanmış “barbarlar”.
2009’dan bu yana, artık periyodik bir hâl almış ayaklanmalar yaşanıyor. Seçim hilelerine karşı sokaklara çıkan kitleler, ekonomik çöküşe isyan eden yoksullar, kadınların zorunlu örtünmeye ve sistematik şiddete karşı başkaldırıları… Her biri kitle katliamlarıyla bastırıldı. Her biri, ardında daha derin bir toplumsal travma bıraktı.
Son büyük sarsıntı Tahran esnafının da isyan bayrağını çekmesiyle patladı ve İslam Cumhuriyeti tarihinin en sert bastırma dalgasına tanık olundu. Rejim, birkaç gün zarfında, internet karartması eşliğinde, resmi ve bağımsız kaynaklara göre 3 ila 30 bin arasında değişen sayıda muhalifi katletti. Vahşetten sağ kurtulan protestocuların hastane ve ev baskınlarında öldürüldüğü ya da toplanarak hapsedildiği söyleniyor. Devlet, bir kez daha kendi şiddet ve barbarlık sınırlarını zorlayarak halk isyanını bastırmış gibi görünüyor.
Molla rejimiyle İran halkları arasındaki kopuş, isyan dönemlerinde açık bir antagonizmaya dönüşüyor. Periyodik halk ayaklanmaları, her seferinde kanla bastırılmakta, her kanlı müdahale de yeni bir ayaklanmanın tohumlarını atmaktadır.



