Nebil BİRTEK
Masa başında çizilen haritalar, başta Ortadoğu olmak üzere bölgelerin doğal toplumsal dokusunu, etnik sınırlarını ve tarihsel geçmişini göz ardı ederek tamamen jeopolitik ve ekonomik çıkarlar (petrol, stratejik yollar) temelinde inşa edilmiştir. Bu durum yalnızca siyasi bir bölünmeye yol açmamış, aynı zamanda derin ve kalıcı sorunları da beraberinde getirmiştir. Sınır aşan kimlikler, ulus-devlet çıkmazı, mezhepsel ve etnik fay hatları, tarihin gördüğü en uzun soluklu mücadele hatlarını ortaya çıkarmıştır.
Emperyalist güçler açısından, kendi sömürgeci gelecekleri için yeni kurulan ülkelerin mezhepsel, dini ve etnik sorunlarla boğuşması son derece “işlevsel” bir durumdur. Birinci Dünya Savaşı sonrası Sykes–Picot gibi gizli anlaşmalarla ve cetvellerle çizilen haritaların temelinde, elbette bölge halklarının huzuru değil; tamamen kendi çıkarları vardır. Bu yaklaşım, emperyalist sistemin sürdürülebilirliğini garanti altına almayı amaçlamıştır.
Kürdistan gibi parçalanmış coğrafyalarda yeni kurulan devletlerin etnik, dini ve mezhepsel sorunlarla boğuşması, emperyalist güçler için bir “hata” değil; bilinçli bir stratejik tasarımın sonucudur. Bu stratejinin birkaç temel amacı vardır.
Amaçlardan biri, ‘böl ve yönet’ stratejisidir. Eğer bölge halkları, Kürtler, Süryaniler, Türkler, Araplar, Farslar ve diğerleri uyum içinde yaşayabilseydi, bu durum devasa bir bölgesel güç odağı yaratabilirdi. Hegemon güçler bu olasılığı engellemek için; sınırları çizerken aynı etnisiteye mensup toplulukları bölmüş, azınlıkları çoğunluğun üzerine yönetici konumuna getirerek kalıcı husumetler yaratmış, yerel dinamiklerin birbirini tüketmesini sağlayarak dışarıdan bir “hakem” ya da “koruyucu” güce sürekli ihtiyaç duyulmasını sağlamıştır.
İkinci temel amaç, kaynakların (petrol ve jeopolitik avantajların) kontrolüdür. 20. yüzyılın başında petrol, dünya siyasetinin en stratejik unsuru hâline gelmiştir. İç sorunlar, isyanlar ve sınır çatışmalarıyla boğuşan devletler, doğal kaynaklarını millileştirecek ya da dünya pazarına kendi koşullarıyla sunacak gücü bulamamıştır. Kaos ve istikrarsızlık, Batılı petrol şirketlerinin bölgedeki imtiyazlarını korumasını kolaylaştırmıştır. Meşruiyet sorunu yaşayan zayıf yönetimler ise iktidarlarını sürdürebilmek için emperyalist güçlere taviz vermek zorunda bırakılmıştır.
Başka bir amaç ise açık pazar ihtiyacıdır. Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşayan, komşularıyla sınır sorunları olan ve içeride toplumsal muhalefetle uğraşan devletler, bütçelerinin büyük bölümünü silahlanmaya ayırmak zorunda kalmıştır. Bu durum, emperyalist güçler için devasa bir silah pazarı anlamına gelmektedir. Kendi kendine yetemeyen ve sürekli silah ithal eden ülkeler, askeri ve teknolojik açıdan Batı’ya bağımlı hâle gelmiştir.
Dünyanın neresinde olursa olsun, sorunlarla boğuşan devletler eğitimde, sanayide ve bilimde ilerleme kaydedemez. Halkın enerjisi “kimlik savaşlarına” harcandığı sürece, bu ülkeler küresel sistemde yalnızca hammadde tedarikçisi ve tüketim pazarı olarak kalır.
Özetle, emperyalist güçler için bölgedeki “istikrarsızlık”, aslında en büyük istikrardır. Çünkü sorunlarla boğuşan bir Ortadoğu, ne Batı’ya rakip olabilir ne de Batı’nın bölgedeki varlığını sorgulayabilir. Kürdistan’ın parçalanması ve sınırların halkların iradesi dışında çizilmesi, bu ebedi mücadele hattının en somut ve trajik örneklerinden biridir.
Statükonun en büyük korkusu ise; halkların kendi iradeleriyle geliştirdiği, dış müdahaleye ihtiyaç duymayan bir düzenin ortaya çıkmasıdır. Kürt hareketlerinin özellikle Rojava’da son yıllarda geliştirdiği; farklı inançların ve etnik kimliklerin eşit temsiline dayalı model, emperyalistlerin yüzyıllık “istikrarsızlık” ezberini bozuyordu. Çünkü bu model, “Dışarıdan bir hakem olmazsa bu halklar birbirini boğazlar” iddiasını açıkça çürütüyordu. Kürtlerin Suriye’de Arap aşiretleriyle kurduğu olumlu ilişkilerin hem yerel işbirlikçiler hem de emperyal güçler tarafından hedef alınmasının nedeni de buydu.
Bugün yüz yıllık sınırların yeniden belirginleştirilmek istenmesi, aslında bölge halkları arasında gelişebilecek ekonomik, sosyal ve siyasal geçirgenliği engelleme çabasıdır. Çözümsüzlük bir kez daha “disiplin aracı” olarak kullanılmaktadır. Sorunlar çözülmedikçe her aktör devlet ya da toplumsal grup varlığını sürdürebilmek için küresel güçlerden birine muhtaç hâle getirilmektedir. Bu da bağımlılık ilişkisini kalıcılaştırmaktadır.
Emperyalizm bugün, kendi çizdiği dikişlerin(sınırların) patladığını görmektedir. Bu nedenle kimi zaman radikal örgütleri, kimi zaman otoriter rejimleri destekleyerek bu dikişleri yeniden tutturmaya çalışmaktadır. Kürdistan’ın parçalı yapısı üzerinden yürütülen siyaset, yalnızca Kürtlerin değil; tüm Orta Doğu halklarının esaretidir. Bu düğüm çözüldüğünde, emperyalizmin bölgedeki “istikrarsızlık üzerinden istikrar sağlama” stratejisi de çökecektir. Kürtlerin tüm çabası bir yüzyıl daha istikrarsızlık kaynağı olarak bırakılmaktan kurtulmak ve yüz yıldır yaşanan kayıpların tekrar yaşanmaması içindir.
Unutulmamalıdır ki istikrarsızlığın kaynağı halkların talepleri değil; bu talepleri bastırmak için inşa edilen emperyalist ve onun güdümündeki şu an ki bölgesel



