BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Fransız Siyaset Bilimci Prof. Bertrand Badie:

“İran rejimi toplumsal enerjiyi göğüslemekte zorlanıyor!”

Fransız Siyaset Bilimci Prof. Bertrand Badie:

Faik Bulut

Bertrand Badie (d.1950), Sciences Po isimli eğitim kurumundan emekli profesör, Fransız siyaset bilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanıdır. Kendi alanında en tanınmış Fransız uzmanlardan biridir. Mevcut kitaplarını şöyle sıralayabiliriz: Devlet Sosyolojisi, Chicago Üniversitesi yay, 1983; İthal Edilen Devlet, Stanford Üniversitesi yay, 2000; İşbirliği Diplomasisi, Palgrave Macmillan ABD, 2012; Uluslararası İlişkilerde Aşağılanma, Bloomsbury, 2017; Uluslararası Düzene Yeni Bakış Açıları, Palgrave, 2019; Uluslararası İlişkileri Yeniden Düşünmek, Elgar, 2020; Uluslararası İlişkilere Öznel Bir Yaklaşım, Polity Press, 2025; Siyaset Bilimi Uluslararası Ansiklopedisi’nin (Berg-Schlosser ve Morlino ile birlikte) eş editörü (Sage 2011) ve Siyaset Bilimi El Kitabı’nın (Sage 2020) eş editörüdür.

Prof. Bertrand Badie, “Par-delà la puissance et la guerre: la mystérieuse énergie sociale” (Güç ve Savaşın Ötesinde: Gizil Sosyal Enerji) isimli kitabının yayınlanması münasebetiyle dünyanın gidişatı hakkındaki görüşlerini 14 Ocak 2026’da bazı yayın organları aracılığıyla kamuoyu ile paylaştı. Söyleşilerden biri de Londra merkezli El Mecelle dergisinin 18 Ocak 2026 tarihli Arapça nüshasında yayımlandı. Lübnanlı gazeteci ve Magazine dergisi muhabiri Eli Al-Qassifi’nin gerçekleştirdiği röportaj, esas olarak İran’daki toplumsal-siyasal çalkantılar ile ABD Başkanı Trump’ın bu ülkeye yönelik politikasına odaklanıyordu.

Yazının Arapça başlığı şöyleydi: برتراند بادي يفكك الهندسة الاجتماعية والسياسية لاحتجاجات إيران (Bertrand Badie, İran’daki Protestoların Sosyal ve Siyasi Mühendisliğini Çözümlüyor). Kendi adıma belirtmem gerekiyor ki makale İran/ABD ile ceberut rejim ve ezilen halklar arasındaki ilişkiler hakkındaki en ilginç değerlendirmelerden birisi oldu. Prof. Bertrand Badie’nin konuya ilişkin görüşlerini sizlere de özetleyerek aktaracağım.

İran rejimi henüz bitmedi ama kırılgan hale geldi

“İran’daki rejimin düşme tehlikesi yok değil, var. Sistemin sosyal tabanı eriyip bitmiştir diyemiyoruz; ancak daha fazla kırılgan hale gelmiştir. Vaziyet çetrefilli bir haldedir. Her şeye rağmen rejimin destekçileriyle taraftarları hâlâ vardır. Çünkü yönetim, halk arasında inşa ettiği irtibat (ve menfaat) ağı sayesinde ahaliyi istediği siyasi alanda yanında tutabilmektedir. Ayrıca son derece güçlü bir baskı aracına/aygıtına sahiptir ki, bunun adı Devrim Muhafızları (Pasdaran) ordusudur. Bu kurum salt askeri ve güvenlik vazifesini ifa etmenin ötesinde geniş imkânları elinde tutmaktadır. Mesela ülkedeki gelirin aslan payını tekelindeki ekonomik işletmeler kanalıyla elde edebilmektedir.

Kaldı ki dış saldırılara karşı direnme gücüne sahip olan bu rejim, içerideki sıkıntı ve siyasi başarısızlıklara da göğüs gerebilir. Lakin bu sistemin toplumsal enerjiyi göğüslemekte giderek daha fazla zorlandığı gözlemleniyor. Bu enerji, arada bir güç dengesi meselesine bile dönüşebiliyor. Baskı gücünün mü yoksa toplumsal enerjinin mi üstün geleceğini anlayabilmek için, 2011 yılında bazı Arap ülkelerinde başlayan ‘Arap Baharı’ ile kıyaslanabilir. Söz gelimi o tarihteki Arap iktidarları baskılama-bastırma gücüne ağırlık verdiler. O kadar ki Suriye Baas rejimi, toplumsal enerjiyi/halk hareketini kuşatmasını bilmişti. Hâlbuki Hüsnü Mübarek (Mısır) ile Zeynelabidin bin Ali (Tunus) gizil enerjiyi bastırabilecek bir seferberlik başlatamadıklarından yıkılıp gittiler.

O tarihteki Arap ülkelerinde olduğu gibi bugünkü İran’da da kitle hareketinin bir önderi, açık bir öğretisi bulunmuyor. Hâlbuki toplumun çektiği acılar ile sosyal medyadaki söylemlerden beslenen iki kanal İran’daki protestoların ana motivasyonunu oluşturuyor. Şu nokta unutulmamalı: Ekonominin kırılganlığı ve yol açtığı sıkıntılar sadece en fakir kesimleri değil, aynı zamanda İran toplumunun orta ve üst tabakalarını da derinden etkiliyor.

Dış müdahale, halkı korkutmanın aracı haline getiriliyor

Protestolardan bir netice alınabilirse, bu orta tabakanın harekete geçip sokağa taşması sayesinde olacaktır. Bu yanıyla ‘Arap Baharı’nı andırmaktadır ki, bu da rejim için tehlike demektir. Ancak mesele iktidarın bastırma gücü ile toplumsal enerji arasındaki dengeyle yakından ilintilidir. Bu haliyle içerideki risk, dış baskıların yol açacağı tehlikeden daha fazladır. O kadar ki dış müdahale bile İran rejiminin can simidine dönüşebilir. Zaten İran ‘dış mihrak’ diyerek halkı kandırmaya ve sokağa çıkmasını önlemeye çalışıyor; dış müdahale veya yabancı saldırısı, İran’ın protestocuları korkutmak için bir araç haline gelebiliyor.

Şimdiki protestolar eskisine benziyor da benzemiyor da. Benzeyen yanı şu ki, daha önceki halk hareketlerinin bir devamı niteliğindedir. Unutulmamalı ki, İran tarihteki çok sayıda isyan ve köklü devrimlerin diyarı olagelmiştir. İran’daki başkaldırı geleneği Ortaçağ’da Firdevsi’nin meşhur Şahname isimli kitabındaki efsanelerde bile dile getirilmiştir. O devrin ünlü kahraman şahsiyeti Feridun, öldürülen gençlerin beyinlerinden beslenen zalim Dehhak’a meydan okuyabilmiştir. O halde Fars insanının muhayyilesinde devrim/isyan/kalkışma canlıdır.

20. yüzyılda (1905-1907 yılları arasında) Meşrutiyet Devrimi kalkışması söz konusudur. 1979’da İran halkı Şah Rıza Pehlevi’yi devirmiştir. Derken 2009’da Yeşil Hareket, 2022’de Mehsa Jîna Emini (Jin, Jiyan, Azadi; Farsçası Zen, Zendegi, Azadi)) kalkışması olmuştur. Demek ki İran’da bir başkaldırı geleneği vardır ve devam etmektedir.

Protestoların üç temel özelliği

Şimdiki protestoları öncekilerinden ayıran üç husus bulunmaktadır:

1-) Bugünkü kalkışmanın esas nedeni ekonomik bunalımdır. 2009’da insanlar seçimde hile yapılmasına karşı çıkmışlardı. 2022 yılındaki kadın haklarına saygısızlık yapıldığı içindi. Şu anda devam eden protestolar ise fiilen açlık isyanıdır. Bu tür kalkışmalar daha kesin sonuç almaya müsaittir. Zira acıkan insan her türlü tehlikeyi göze alabilir; kaybedecek bir şeyi yoktur.

2-) Protestolar dünyadaki gelişmelerin mecrasına uygundur. İstikrarsız ve çalkantılı Ortadoğu’da meydana gelmektedir ki, burada dış müdahale tehditleri de söz konusudur. Doğrusu tehdidin ötesinde bir olgu da var. Mesela İsrail istihbaratının İran’daki faaliyetlerini ve ABD’nin bu ülkeye dolaysız baskılarını görebiliyoruz. İşin garip tarafı şu ki, bu tür dış müdahaleler mevcut halk hareketlerine zarar veriyor ve hükümetin protestoları bastırmasına gerekçe sunmuş oluyor ki bu da tam bir korku iklimi yaratıyor.

İranlılarla temaslarım sırasındaki sohbetlerimiz esas olarak ‘İsrail ile İran arasında savaş çıkarsa neler olur?’ noktasında düğümleniyor. Tarihte yaşanmış devrimlerle kıyaslayınca çıkarabildiğim şudur: Uluslararası oyunların tehdidi gölgesinde böyle bir kitle hareketi oluşamaz.

3-) Devam eden kitle hareketinin üçüncü özelliği rejimin kırılganlığıdır. Şimdiye kadar böylesine kırılgan değildi. Sebebi ise bitkinlik ve yıpranmışlığın kurbanı olmasıdır. Yani kendini yenileyememenin çaresizliği içinde kıvranmaktadır. Mesud Pezeşkiyan Temmuz 2024’te cumhurbaşkanı seçildiğinde rakibi Said Celili isimli bir muhafazakâr idi. Seçimlerin dini mürşit Ali Hamaney iktidarının gözetiminde yapıldığını biliyoruz zaten. Sonbahar 2022 olaylarından sonra reformcu bir adayın (Pezeşkiyan) tutucu birine karşı kazanması, İslam Cumhuriyeti’nin canlanabilmesi için gerekli oksijeni alması anlamına geliyordu. Başlangıçtaki umut da bu yöndeydi. Pezeşkiyan din adamı değil, reformcuydu.

İtiraf etmeliyiz ki seçilmesi herhangi bir değişikliğe yol açmadı çünkü içeride çaresizlik vardı. Ayrıca uluslararası baskılar da sisteminin kendini ıslah edip reform yapmasına el vermedi. Neticede eşi benzeri olmayan siyasi bir İran rejimiyle karşı karşıyayız ki, felç olup taşlaşmış; iflah ve ıslah olacak vaziyeti kalmamıştır. Kendine çeki düzen vermeyen rejimlerin giderek iktidarını şiddet ve zorbalık üzerine kurduklarını tarih bize göstermiştir. Halka dayanılmaz baskılar yapması da bundandır. Mevcut bastırma sonucunda mağdur olanların (ölü, yaralı, tutuklu) oranı 2009 ve 2022 yıllarındakinden çok daha fazladır.

Burada araya girip İran’daki protestolar sonucu oluşan can kayıpları hakkında bilgi sunalım: İran resmi rakamlarına bakılırsa ülkede 3 bin 117 kişi öldürülmüş. İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı rejim karşıtı protestolarda 12 Şubat itibarıyla 216’sı çocuk 7 bin kişinin hayatını kaybettiğini, en az 25 bin 22 sivilin yaralandığını açıkladı. Tutuklananların sayısı 53 bine dayanırken, yüzlerce tutuklunun akıbeti ise bilinmiyor. İnternet kesintileri nedeniyle sağlıklı bilgi alınamazken, can kaybı on binlerle ifade ediliyor. Nitekim Amerikan Time dergisi protestoların zirveye ulaştığı 8-9 Ocak 2025 tarihlerinde yaklaşık 30 bin insanın katledildiğini iddia ediyor.

“Trump’ın bir tezi ve çizgisi yoktur. O, güdüsel ve sezgisel hareket eder!”

Trump’ın İran’a yönelik bir öğretisi, tezi var mı diye sorarsanız ‘hayır yoktur’ derim. Çünkü Trump uluslararası ilişkiler konusunda teorisyen/uzman değildir. Ayrıca sabit bir çizgisi de yoktur. Tepkisel davranışlar göstermektedir ki, bu da onun güdüsel hareket ettiği ve şahsi sezgilerine güvendiği anlamına gelir. Trump sürekli değişken tavırlar gösterir, bir anı diğerine benzemez; hızla ve kolayca tutum değiştirir. Ben bir süreden beri gizlice belirlenmiş varsayımsal stratejiyi analiz etmek yerine Trump’ı böyle yapmaya mecbur eden şartlardan hareket etmeye bakacağım.

Trump’ın seçmenleriyle sözleşmesi iki ana fikre dayanmaktadır ve kendisi bu fikirlerin tutsağı haline gelmiştir. Sözüm ona Amerikan halkına eski görkem, övünç ve heybetini kazandırmak arzusundadır. MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyüt) sloganı, popülist politikanın seyrine uygundur. Öyle ki büyük hayal kırıklığına uğramış ve gerilemiş hissine kapılmış olan halka ilaç gibi gelmektedir. Halk eski süper gücüne kavuşmuş bir Amerika’yı talep etmektedir. Bu da Trump’ı ister istemez daha fazla müdahaleci kılmaktadır.

Diğer yandan aynı seçmen kitlesi Amerika’nın daha fazla tehlikeli işlere bulaşıp uluslararası alanda bedel ödemesine, mal ve can (ekonomik ve insan kaynakları) kaybına uğramasına karşı çıkmaktadır. Trump, bu iki zıt talep karşısında bocalamaktadır. Sadece Amerikan toplumu içinde değil aynı zamanda kendi seçim bölgelerinde de ikircikli ve şaşkındır. Başka bir deyimle söylersek; güç gösterisinde bulunsun ama bunu çok kullanmasın istenmektedir. Sanırım ABD’nin açmazı buradadır.

Trump’ın hileli dış politikasının nedeni de budur. Sanki Soğuk Savaş zamanındaymış gibi adalesine dayanarak heybetli görünmeye davranan Trump, güç gösterisinin bedelinin ağır olacağının farkındadır. Bir anlamda 1980’lerin sonundaki Amerikan darbeleriyle militarist vuruşlarına benzer bir durum yaşanmaktadır: ‘Askeri Devrim’ olarak tanımlanan dış müdahaleler esasında ‘sıfır kayıp’ (zero casuality) kuralına dayanmaktaydı.

Dört taraftan üçünün savaşta çıkarı yoktur!

Bu anlamda ABD’nin İran’a müdahalesi olacaksa eğer, evlatlarına ağır bedel ödetmemesi ve can kaybı açısından külfetli olmaması ve kara operasyonu şeklinde planlanmaması tercih edilir. Gelgelelim böyle bir karar İran özelinde dörtlü bir oyunun sonucu olmalıdır. Bir kere ABD’nin müdahalesinde çıkarı olmayan üç taraf söz konusudur: İran hükümeti, İranlı protestocular ve bizzat ABD’nin kendisi.

İran hükümeti, dolaylı veya dolaysız biçimde ABD’yi kışkırtmanın lehine olmayacağı kanısındadır. Nitekim Haziran 2025’te Amerikan uçaklarının ülkeyi bombalaması Tahran yönetimine büyük zarar vermiş, pahalıya mal olmuştu. Amerikan müdahalesinden çıkarı olmayan ikinci kesim ülkesinde ayağa kalkmış olan İranlı protestoculardır; çünkü dış müdahalenin toplumsal hareketinin önünü kesip felce uğramasına yol açarak daha fazla kaos, karmaşa ve bölünmelere sebep olacaktır.

ABD’nin kendisinin de askeri müdahale ve vuruşmada çıkarı bulunmuyor. Beklenen sonucu alamayacağı gibi bu, Amerika’ya pahalıyla patlayacaktır. Muhtemelen Amerikan hafızası şunu hatırlayacaktır: Bütün askeri müdahaleleri felaketle sonuçlanmıştır: Vietnam, Irak, Afganistan, Somali ve diğerleri.

İran’a müdahalenin lehine olacağını düşünen sadece İsrail yönetimidir. İsrail, çevresindeki ülkelerde mümkün olduğu kadarıyla karmaşa ve kaos çıkmasını, komşu rejimlerin çalkantıyla sallanıp istikrarsız kalmasını tercih etmektedir. Suriye’nin durumu tam da böyledir. Aynı şeyi Gazze-Filistin ile Lübnan için de söylemek mümkündür. İsrailliler, benzer karmaşayı İran için düşlemektedir. Günün birinde İran parçalanacak olursa bunun İsrail’in marifeti olabileceği düşünülmektedir. Tel Aviv’dekilere göre İran’ın kaos batağında olması kendilerinin özgür ve huzurlu kalması anlamına gelecektir.

Yukarıdaki nedenlerden ötürü tutucu/muhafazakâr MAGA taraftarları, Trump’ın İran’a yönelik bir askeri müdahalede bulunmasına karşıdırlar. Her durumda topyekûn bombalama ile herhangi bir şey yapmak arasında orta bir yol vardır. Şiddetli, isabetli ve nokta atışlarına dayalı saldırılar olması mümkündür. Haziran 2025’teki bombalamalarda siviller de büyük kayıplar vermişlerdi; şimdiki planda orta yol tutturulursa fazlaca can kaybı da yaşanmamış olur. Belki de İran’a yönelik siber saldırılar daha şiddetli olur. Bu tür yöntemler İran’a uygulanan ekonomik yaptırımların daha etkin olmasını sağlayabilir.

Her durumda bu bir cinnet hali olur ve muhtemelen İran’ı dolaylı veya dolaysız olarak boğmak anlamına gelir. Yaptırım ve yasaklar sadece İran yöneticilerini kapsayacak olsa bile, bunun halka olumsuz yansıması olacaktır ki, biz bu noktaya dikkat çekiyoruz.

Anlaşmalarla mutabakat ve uzlaşmaları karıştırmamak gerekir

İran ile ABD arasındaki görüşmelerde iki nokta göz önünde bulundurulmalıdır. Tarihi süreçte uluslararası ilişkilerde uzun süreli diyaloglar sihirli bir hal almış; ihtilaflar çıkınca savaş başlatılmış; ardından savaşan taraflar görüşme için masaya oturmuş ve sonradan barış anlaşması yapılmıştır. Bazen de savaş başlamadan önce müzakere masasına oturulur ki buna ‘Önleyici görüşme’ (Preventive negotiation) denilir.

Örneğin 1945 yılındaki barış antlaşmalarının ne kadarı başarılı olmuştur? Elbette yeterince değil. Bu tür yetersizlikler öyle bir hal aldı ki bunu ‘barış antlaşması’ değil, sadece barış ittifakı veya mutabakatı olarak nitelenebilir. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle sonuçlanan Taliban ile Doha’da gerçekleşen ittifakın/mutabakatın önemi nedir? Cevap, hayırdır! Ruanda konusunda varılan Aruşa (Tanzanya) mutabakatlarının kıymeti harbiyesi var mı? Yanıtı yine hayırdır!  Sözüm ona Trump’ın sonlandırdığını söylenen Washington’da varılan mutabakat ve uzlaşmaların değeri var mı? Yoktur ve tam tersine, sekiz anlaşmazlığın hepsi de hâlâ eski haliyle devam etmektedir.

Trump’ın hizaya getirme ve diz çöktürme taktiği

Soru şudur: Eskiden başarılı olan mutabakat ve antlaşmalar günümüzde niçin başarısız kalmaktadır? Nedeni o zamanki ihtilaflar sadece resmi düzeyde idi oysa şimdiki anlaşmazlıkların toplumsal bir zemini de bulunmaktadır ki, bu da herhangi birinin stratejisinden daha önemli ve önceliklidir. Şöyle ki; devletlerle, hükümetlerle ve strateji uzmanlarıyla oturup görüşülebilir. Lakin toplumla müzakere edilemez, görüşülemez.

Misal İran’daki protestocularla kim görüşüp müzakere edebilir? Sokağa taşmış kitlelerle nasıl müzakere edilebilir? Bu imkânsız denilebilecek bir şeydir. Dolayısıyla görüşme veya diyalogun herhangi bir yöntemi, bizi Venezuela örneğine götürür ki bunun adı müzakere değil, diz çöktürmedir. Nikolas Maduro’nun yardımcısı Delcy Eloína Rodríguez Gómez (Chavez hareketinin radikal kanadını temsil ediyordu) ile her uzlaşma girişimi tarafların (ABD ile Venezuela) kazanımlarının gerçekleşmesi manasına gelmektedir.

Gelişmenin bugünkü durumuna bakılırsa asgari düzeyde Venezuela’daki dengeleri korumaya yönelik bir uzlaşma olup; esasında bölük pörçük ve müphem yükümlülükler, iki tarafın da istediği gibi yorumlayıp oynayabileceği yetersiz kararlardan ibarettir. Kıymeti harbiyesi olmayan bu tür bir uzlaşmada halkın/toplumun yeri nedir? 28 milyon Venezuelalı, bu diz çöktürme olayının neresinde durmaktadır? Hâlbuki onların tepkileri geleceğin hakiki dinamiği olabilir.

Sanırım bu türden sorular Trump’ın da aklını kurcalayıp duruyordur. Deniliyor ki, iş insanı olan Trump böyle düşünebiliyor. Hayır, asla! O iş insanı olduğu için değil, savaşın çok maliyetli olacağını ve herhangi bir kazanım getirmeyeceğini bildiği için bu yöntemi deniyor. Tam anlamıyla barış anlaşmasını sağlayacak hakiki görüşmelerin imkânsızlığının farkında olduğu tahmin ediliyor. Bu yüzden de Venezuela, Gazze ve çatışmaların yaşandığı üzere diğer mıntıkalarda hizaya getirme ve diz çöktürme taktikleri yahut formülleri deneniyor.

Bu türden taahhüt ve mutabakatlar ise geleceğin güvencesi değildir. Muhtemel bir ateşkes uzlaşması veya çatışmaları bir an için durdurma maksadıyla hareket ediliyor. Daha fazlası yoktur. Durum buyken İran meselesi bahsedilen yöntemle halledilemez. Yakın dönemde böyle bir ihtimal gerçekleşebilecek ve belki de tercih bile edilecektir. Venezuela’da yaşananın tersine zımni olarak varılacak uzlaşma açıkça duyurulacaktır.

Zamanımızdaki uzlaşmalar artık masa etrafında değil, masa altında (under table agreement) gerçekleşir oldu. Mesela Körfez’deki Arap ülkeleri, sonuçlarının bölgesel ölçekte kaos ve felakete yol açabileceği endişesiyle İran’ı vurmaması yönünde ABD’ye telkinde bulunmuştur. İran’a müdahalenin etnik ve inançsal temelde bölünmesine yol açacağı ve dolayısıyla bölge ülkelerindeki kargaşayı körükleyip benzer bölünmeleri tetikleyeceği yolundaki senaryoların gerçekleşmesi muhtemeldir. Tarih, bu tür müdahalelerin bahsedilen sonuçları olabileceğini göstermiştir. Bir an için rejimin çöktüğünü varsayalım; böyle bir durum ülkede uzlaşmaya dayalı bir düzenin ortaya çıkması için bir fırsattır. En azından birbirine yanaşık ve faal bir sistem kurulmuş olur. Tabii, iyi değerlendirilebilirse!

2003 yılındaki işgalde çöken Saddam ve 2011’de yıkılan Kaddafi rejiminin yerine tesis edilen sisteme bakınca ne demek istediğimi anlarsınız. Aynı şey iç savaş halinde olan Sudan, Yemen, belli ölçüde Afganistan ve diğer ülkeler için de geçerlidir. Gerçi Afganistan’daki rejim yanıltıcı bir birlik görüntüsü veriyor, çünkü milis ve sivil cemaatler sistemine dayanmaktadır. Sahici bir görünüm değildir. Birinci nokta budur.

İkinci noktadaki görüntü tamı tamına şöyledir: İran her an bölünmeye hazır bir vaziyete düşmüştür. Nedenlerini yukarıda belirttim. Fars kökenliler toplam ülke nüfusunun %50 kadarıdır. Kürt etnisitesi önemli bir unsur olarak dikkat çekmektedir. Yanı sıra Azeriler ile Huzistanlılar (güneydeki Arapça konuşan halk), Beluçlar, Kaşkai kabileleri, Bahtiyari ve Lurlar vs bulunmaktadır. Keza Hazar Denizinin güney kısmında Gilakiler var ki, tarih boyunca hep kendi başlarına buyruk ve özerk (otonom) bir şekilde yaşama eğilimleri güçlüdür.

Ortadaki fiili tehlike salt inanç-etnik temelli olmayıp aynı zamanda siyasi odaklıdır. Burada farklı yönelim, eğilim ve hassasiyetlere sahip çok sayıda siyasi akımla karşı karşıyayız. Mesela Troçkist veya sol İslam meşrepli Halkın Mücahitleri -daha önceleri Şah karşıtı olan bu hareket Ayetullah rejimine karşı Saddam Hüseyin ile ittifak kurmuştu- şimdi yine Molla rejimine karşı Şah taraftarlarıyla birlikte hareket etmektedir.

Hal ve durum böyleyken mevcut rejimin çöküşünün uzlaşma temelinde bir çeşit meşru demokratik temelde inşa edilecek bir düzeni getirebileceğini düşünemiyoruz. Bu noktadan hâlâ uzak bir mesafedeyiz. Önümüzdeki uzun vadeli tehlikeyi görmekte yarar var. Düşünün ki rejim çöktü. Peki, Libya’da ne oldu? İyi değerlendirilmeyen fırsatlar 15 yıl boyunca bu ülkeyi kaos içinde birbiriyle boğuşanların yurdu haline getirdi. Irak 22 yıldır zaten istikrasız ve huzursuz. Değinmeyi unuttum ama Suriye’nin hali pür melali de böyledir. Gerçi oraya rejimi devirmek amacıyla direkt bir askeri müdahale olmadı. (Prof. Bertrand yanılıyor bu noktada. Zira Türkiye ülkenin kuzey kesimlerini askeri denetimi altına alırken ABD de doğudaki bazı mıntıkalarda üslendi. Colani zamanında İngiltere ile Türkiye ortak operasyonla Esat’ın devrilmesinin yolunu açtı-FB)

Yine de bu parçalanmışlık içinde Suriye fiili bir devlet olamadı. Benzer şey Lübnan için de geçerlidir. Hâsılı kelam ister temenni isterse daha az bela okuma açısından olsun, mevcut İran rejiminin içeriden değişimi arzulanmaktadır. Bunun imkân dâhilinde olduğu belirtilmelidir. Bu noktada reformcu tercihlerin başarı şansı vardır. Genelde büyük tehlike karşısındaki bir durumda mevcut rejim hemen zor yoluyla bastırıp susturma yoluna başvurmaktadır. Bastırma yöntemi ve zorbalık herkesçe kabul gören uzlaşmacı reformun tabiatına ters düşmektedir.

Ekonomik krizler kararnameler, emir ve fermanlarla çözülmez

Tabiatıyla askeri bir darbe senaryosundan da bahsedilebilir. Örneğin devasa gücü elinde bulunduran Devrim Muhafızlarından bir asker (subay/komutan), rejim içinden öne fırlayıp gidişatı kendi kontrolü altına almak isteyebilir. Böyle bir ortamda komuta kademesinde ve ülkenin idari dümeninde olacağı varsayılan bu askerin, en azından geçiş sürecinde herkesçe, bilhassa protestocular ve yabancı ülkeler tarafından makbul görülmesi gerekir. Gerçekte bu iş olduğundan daha karmaşık ve çetrefillidir.

Onca sözden sonra başa dönüyorum: Unutulmasın ki bu kalkışma iktisadi nedenlerle ve protestocuların taleplerinin yerine getirilmesi için ortaya çıktı. Bunu bastırmak kararname çıkarmakla olmaz. Kadınların giyim kuşamı veya genel haklarına ilişkin bir kararname sorunu çözmeye yetebilir deniliyor. Nitekim bir ara neredeyse gerçekleşiyordu da. Ancak baş bağlama ve örtünme (tesettür) yasağı bir kararnameyle çözülemediği içindir ki bugün sorun, kadınların genel giyim kuşamlarına dair her şeyin toptan ve köklü çözümüne dönüşmüştür.

Ekonomik krize gelince: Onu hiçbir kararname ile halledemezsiniz. Bir generalin başa geçtiği varsayılsa bile çözüm imkânsızdır. Böyle bir beklenti bahsi geçen generalin ‘Herkes doyuncaya kadar yesin!’ türünden talimatına benzer. Oysa işler böyle yürümüyor. Misal, verilen cezaların yükünün hafifletilmesiyle yola koyulursunuz, aynı zamanda da milli servetin herkese eşit ve adil dağılımını sağlarsınız. Bu ise zaman ister. Hal böyleyken İran hakkındaki kurgular, varsayımlar, senaryolar iyimser değildir, olamaz da.

Benzer Haberler

“Yardımlar Şam yönetiminin insafına bırakılamaz” |

Diyarbakır’dan “Mürşitpınar açılsın” çağrısı 

Savcılığın tahliyeye itirazı kabul edildi |

Meclis’teki istismar davasında sanıklar hakkında tutuklama kararı

Türkiye etkin soruşturma sözü vermişti |

AYM’ye göre Aydın Erdem dosyası "kabul edilemez"

Fransız Siyaset Bilimci Prof. Bertrand Badie:

“İran rejimi toplumsal enerjiyi göğüslemekte zorlanıyor!”

Güncel gelişmeler ele alındı |

Dışişleri Bakanı Fidan, Neçirvan Barzani ile görüştü

Komisyon yazım ekibi toplandı |

MHP’li Yıldız: Umut hakkı AİHM kararları üzerinden mutlaka olacak

Hatimoğulları, Münih Konferansı’nı işaret etti |

Kürtlerle diplomasi masası Ankara'da da kurulmalı