BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Sedat Ulugana yazdı |

İdam, sembol ve siyaset: Modern Türkiye’de Kürt direnişinin bastırılması

Sedat Ulugana yazdı |

Sedat ULUGANA

“Kürt sorunu” denilen dışsal tanımlamanın Osmanlı siyasal tahayyülünde görünür hâle geldiği Tanzimat’tan itibaren, devlet aklı Kürt direnişlerine dönük politikalarını kaba bir şiddet refleksiyle değil; bilakis ince eleyip sık dokuyarak, hesaplayarak, uzun vadeli sonuçlarını tartarak inşa etti. Yaygın kanaatin aksine, çıplak yok etme arzusu ile değil; meselenin “politik bir hâl” almamasına gösterilen titiz bir dikkatle hareket edildi. Devlet, Kürt itirazının yalnızca bedenen değil, sembolik olarak da bastırılması gerektiğinin erken farkına varmıştı.

1820’lerden itibaren Kürt coğrafyasında başlatılan merkezileşme operasyonları bunun ilk örnekleridir. Kürt mirleri idam edilmediler; maaşa bağlanarak Rumeli’ye, Ege adalarına gönderildiler. İmparatorluk geleneğinde sıkça başvurulan “kelle alma” yöntemine bilerek tevessül edilmedi. Zira Tanzimat rejimi, Kürt toplumu nezdinde güçlü karşılığı olan bir mirin ölümünün, aşiretler arası intikam zincirlerini tetikleyeceğini; kan davasını siyasal bir isyana dönüştüreceğini biliyordu. Bir Kürt Jeanne d’Arc’ının doğması, geç kalmış modernizmin sancılarıyla boğuşan Osmanlı ilmiyesi ve zaptiyesi için bir felaket olurdu.

Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde, yani 1850’ler ve 1860’larda başkaldıran aşiret reisleri —mirlerden daha tali figürler olmalarına rağmen— yine idam edilmediler. Osmanlı donanmasına ait gemilerde kürek mahkûmu olarak ortalama on yıl alıkonuldular; ardından sessizce serbest bırakıldılar. Devlet, ölümden çok unutulmayı tercih ediyordu.

1877–78 Harbi’nin eşiğinde tahta çıkan II. Abdülhamit ise bu politikayı daha sofistike, daha profesyonel bir çizgiye taşıdı. Kendisiyle uzlaşılamayan “isyancı” Kürt artık öldürülecekti; fakat ölüm biçimi kamusal ve politik bir çerçeve kazanmayacaktı. Ne darağacı kurulacak, ne de devlet bu infazları resmen üstlenecekti. Böylece “fail-i meçhul” yöntemi, Kürt meselesi bağlamında ilk kez sistematik olarak devreye sokuldu.

1878’deki Osman Bedirhan İsyanı sırasında onlarca aşiret reisi Botan suyunda boğduruldu. Orduyla uzlaşmayı kabul eden Osman Bedirhan ise derhal İstanbul’a gönderildi. 1879’da, Rus Harbi dönüşünde Van ve Bitlis vilayetlerindeki Osmanlı ricalini tehdit eden; İran’dan satın aldığı toplarla Bitlis’i kuşattığı iddia edilen Hizan-Gayda Tekkesi postnişini Şeyh Celalettin’e zehir verildi. Zehir o denli güçlüydü ki, yüzüğünde sakladığı panzehri içmeye dahi fırsat bulamadan hayatını kaybetti. Birkaç yıl sonra ayaklanan Şeyh Ubeydullah ise öldürülmedi; uzlaşmaya zorlanarak sürgüne gönderildi. Abdülhamit’in bu ölüm siyaseti, Jön Türk iktidarına kadar büyük ölçüde muhafaza edildi.

1908 Meşrutiyeti’yle birlikte imparatorluk gündemine, “Kürt sorunu”nun artık meyve verdiği yeni bir olgu girdi: Kürt Hareketi. Seyyid Abdülkadir ve Abdürrezzak Bedirhan’ın öncülük ettiği bu siyasal ve askerî yapılanma, ilk yıllarda Jön Türk rejimi tarafından idare edilmeye çalışıldı. Hareket Meclis-i Mebusan’a göz kırpıyor, legalleşme emareleri gösteriyordu. Ancak Jön Türkler, Kürdistan’daki mebusiyetin büyük kısmını Kürt hareketine kaptıracaklarını fark ettikleri anda rotayı sertleştirdiler.

1912’den itibaren Kürt hareketinin kilit kadroları suikastlarla ortadan kaldırılmaya başlandı. 1914’e gelindiğinde ise pozitivist Jön Türk rejimi, Kürt hareketiyle bağlantılı bir düzine Kürt şeyhini Bitlis ve Musul meydanlarında alenen darağacına astı. Aralarında eski senatör Kamuran İnan’ın dedesi Seyyid Ali ve Mesut Barzani’nin amcası Şeyh Abdüsselam da vardı. Şeyhlerini darağacında gören Kürtler için bu bir milattı. İnfazları takip eden günlerde binlerce sivil şehir meydanlarına akın etti; mezarlar ziyaretgâhlara dönüştü. Müritler, şeyhlerinin idamını ilahi formunda en ücra dağ köylerine kadar taşıdılar.

Valiler idam sehpalarını kurarken, Teşkilat-ı Mahsusa ajanları da hareketin diğer mensuplarını sessizce ortadan kaldırıyordu. Hüseyin Kenan ve Abdürrezzak Bedirhan zehirlenerek, Süleyman Bedirhan ise dövülerek öldürüldü. Böylece Jön Türk rejimi, Kürt siyasasını hem kamusal ölümle (idam), hem de profesyonel bir yeraltı şiddetiyle tasfiye etmeye girişti. Bu çifte ölüm siyaseti, Kemalist Cumhuriyet’e miras kaldı.

Cumhuriyet, 1921 Koçgiri ile başlayıp 1938 Dersim’le sonlanan süreçte bu mirasa üçüncü bir yöntem daha ekledi: kitlesel katliam.

Koçgiri’de 95, Şeyh Sait İsyanı’nda 49, Ağrı’da 34, Dersim’de 11 kişi idama mahkûm edildi. Aralarında Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın da bulunduğu onlarca kişinin hükmü derhal infaz edildi. Kürtler, 1914’te Bitlis meydanında asılan Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali’den, 1937’de Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza’ya kadar, darağacında sallanan aksakallılarını unutmadılar. İsimler birer ayet gibi ezberlendi. Dengbêjler onları şarkıya, şairler şiire, dervişler ilahiye dönüştürdü. Hâlâ her yıl Piran’ın kadınları Şeyh Sait için yas tutar; Dersimliler Seyit Rıza için semaha durur.

Devlet burada stratejik bir hata yapmıştı. Kürt davasının aktörlerini yok etmek isterken onları kahramanlaştırmıştı. Zira darağacı isyanın yüzüdür; idam ilmiği ise çoğu zaman muvafakiyete giden ince bir yol… Rivayete göre Şeyh Sait idam edilirken zerre miskal korku göstermemişti; Seyit Rıza ise öfkeyle sehpayı kendi ayağıyla itmişti. Ölümün bu cesur ve soğuk yüzü cellatları dahi şaşırtmıştı.

Oysa devlet onları Murat veyahut Munzur kıyısında, bir dağ kovuğunda sessizce öldürebilirdi. Ama istemedi. Sadece bedenlerini değil, kamu önünde ruhlarını da öldürmek istedi. Kürt davasının darağacında sallanmasını seyretmek istedi. Lakin yanıldı.

Bu yanlışı fark ettikten sonra devlet, Abdülhamit ayarlarına geri döndü. 1940’lardan itibaren tek bir politik Kürt idam edilmedi. 49’lar Davası’ndan 12 Eylül yargılamalarına kadar, Kürtlük mefhumu üzerinden siyaset yapan hiçbir figür darağacına gönderilmedi. İşkencede öldüler, ölüm oruçlarında can verdiler, çatışmalarda hayatlarını kaybettiler; ama idam edilmediler. Çünkü idam, izi silinmeyen bir semboldür. Sehpa çekildiğinde önce taşıdığını öldürür, sonra onu efsaneleştirir.

Kemalistlerin asıl niyeti ise açıktı:

Kürdü öldürmek değil; kahramanlaştırmamaktı.

Benzer Haberler

“Yasa dışı bahis” soruşturması |

8 kişi gözaltında, 3 şirket ve bir futbol kulübüne el konuldu

Adalet Bakanı Gürlek açıkladı:

Sosyal medyaya kimlik doğrulaması geliyor

Sedat Ulugana yazdı |

İdam, sembol ve siyaset: Modern Türkiye’de Kürt direnişinin bastırılması

Uçum’dan “umut hakkı” yazısı |

“Af değil şartla salıverme imkanı” dedi

DEM Parti’den “ortak rapor” açıklaması |

İhtilaflı başlıklar var, çalışmalar sürüyor

Sancar, İmralı görüşmesini anlattı |

Öcalan: İkinci aşamanın mimarisini geliştirmeye çalışıyoruz

Hükümet kurma çabaları yoğunlaştırılıyor |

Başbakan Barzani ve Kubat Talabani bir araya geldi