BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

En büyük komün doğa, çöküş dönemine giriyor

En büyük komün doğa, çöküş dönemine giriyor

Menekşe Kızıldere

Şubat 2026’da yayımlanan “İklim değişikliği hızlanıyor ancak ekolojik topluluklar yavaşlıyor” başlıklı makalede, bilim insanları iklim değişikliğinin etkileri giderek şiddetlenirken, ekosistemlerin tür bileşimi değişim hızı (turnover) bakımından bu baskıya yanıt verme kapasitesinin beklenenden çok daha yavaşladığını ortaya koymaktadır (1). Klasik ekoloji varsayımlarına göre iklim baskısının artması, türlerin yeni alanlara göç etmesini ve topluluk kompozisyonlarının yeniden kurulmasını beraberinde getirmelidir. Ancak bu çalışma, ekosistemlerin dönüşmekten ziyade duraksama ve yapısal çöküş dinamiklerine girdiğine dair güçlü bir alarm vermektedir.

Bu bulgu, ekolojik sistemlerin bir ilerleme ya da yeniden yapılanma sürecinde değil; aksine bir regresyon ve yenilenememe evresine girdiğini göstermektedir. Ekosistemlerin kendini yenileme kapasitesinin küresel ölçekte zayıflaması, doğanın yalnızca baskı altında olmadığını, aynı zamanda çöküş eşiğine yaklaştığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla burada söz konusu olan, basit bir uyum gecikmesi değil, ekolojik sistemlerin içsel işleyiş kapasitesinin aşınmasıdır.

Bu bilimsel sonuç, çevre sorunlarını indirgemeci ve teknik çözümlerle ele alan ana akım yaklaşımların ötesine geçilmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü ortaya çıkan tablo, doğanın yalnızca dışsal baskılarla karşı karşıya olduğunu değil, aynı zamanda bu baskılara yanıt verebilme yetisini kaybetmeye başladığını göstermektedir. İklim krizinin hızlanması ile ekosistemlerin tepki mekanizmalarının zayıflaması arasındaki bu çelişki, yalnızca bilimsel bir olgu değil; ekoloji politikalarının ve doğa ile kurulan ilişkinin temel varsayımlarını yeniden düşünmeyi gerektiren yapısal bir uyarıdır.

Bilimsel veriler açık bir gerçeğe işaret etmektedir: Ekosistemlerin dinamikleri yalnızca dışsal iklim baskılarına bağlı olarak değişmemekte, aynı zamanda içsel kapasite sınırlarının daralmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Nature Communications’ta yayımlanan bu çalışma, türler arası topluluk kompozisyonunun değişim hızında küresel ölçekte belirgin bir yavaşlama olduğunu ortaya koyarken (1), bu durumun antropojenik habitat tahribatı ve bölgesel tür havuzlarının daralmasıyla yakından ilişkili olabileceğini ileri sürmektedir. Bu bulgular, ekosistemlerin kendini yenileme ve adaptasyon süreçlerinin sistematik biçimde tıkandığını göstermektedir. Üstelik yıllardır “iklim adaptasyonu” adı altında önemli miktarda kaynak ve emek harcanmışken, gelinen noktada adaptasyonun kendisinin dahi giderek olanaksız hâle geldiği anlaşılmaktadır.

Burada söz konusu olan yavaşlama, ekosistemlerin yalnızca daha az aktif hâle gelmesi anlamına gelmemektedir. Aksine bu durum, ekosistemlerin klasik anlamda direnç gösteremediğini ve kendi iç dinamiklerini sürdüremez hâle geldiğini ortaya koymaktadır. Eğer bir sistem uyum sağlayabilecek kapasiteye sahipse, artan baskılar karşısında daha dinamik tepkiler üretmesi beklenir. Oysa bugün gözlemlenen olgu, iklim baskısı arttıkça dinamik tepkinin azalmasıdır; bu da ekosistemlerin tepkisizleşmeye başladığını göstermektedir (1). Bu nedenle “ekosistemler için uyum” söylemi, mevcut koşullarda geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir.

Ekosistemlerde gözlemlenen bu yavaşlama ve çöküş, yalnızca biyofiziksel bir fenomen olarak ele alınamaz. Bu süreç, toplumsal ve politik bir çöküşün biyolojik düzlemdeki yansımasıdır. Ekosistemler, insan toplumundan bağımsız nesneler değil; üretim biçimleri, örgütlenme yapıları ve iktidar ilişkileriyle birlikte şekillenen toplumsal-doğal bir bütünün parçalarıdır. Bu bütünlük bozulduğunda, ekosistemler yalnızca zarar görmekle kalmaz; aynı zamanda yanıt verme ve yenilenme kapasitelerini de kaybeder. Bu bağlamda söz konusu çalışma, insan kaynaklı iklim krizinin doğanın çöküş sürecinde bir katalizör işlevi gördüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır.

Toplumların doğa ile kurdukları ilişkinin niteliği, kaçınılmaz olarak ekolojik sonuçlar üretmektedir. Bu nedenle ekolojik krizi anlamak için insanın doğa ile kurduğu ilişki biçimini doğru bir şekilde irdelemek gerekmektedir. Abdullah Öcalan’ın Demokratik Modernite paradigması, insan-doğa ilişkisini teknik ve mekanik bir süreç olarak ele almak yerine, toplumun varoluşsal ve örgütsel temelleriyle birlikte düşünmektedir. Bu perspektiften yola çıkarak doğanın işeyişini incelediğimizde, komünal bir işleyişle ilerlediğini görebiliriz. Her organizma, bütünün bir parçası olarak karşılıklı bağımlılık içinde var olur. Doğa, milyarlarca bileşenin birlikte işlediği bütüncül bir organizmadır. Bu komünal işleyiştir ve doğal olandır. Tahakküm ve sömürüye dayalı her müdahale, bu doğal işleyişi bozar, aksatır ve nihayetinde sistemi çöküşe sürükler. Tahakküm komünü ve organizasyonunu yok eder.

Öcalan, Serxwebun’da yayımlanan Doğa ve Toplumsal Anlam başlıklı manifestosunda, toplumun doğa ile kurduğu ilişkinin ekolojik sonuçlarını asla yalnızca teknik bir mesele olarak ele almamakta; bu ilişkiyi toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak kavramsallaştırmaktadır (2). Nature Communications’ta yayımlanan bu çalışma, Öcalan’ın işaret ettiği bu temel tespitle güçlü bir örtüşme sergilemektedir. Ekosistemlerde gözlemlenen yavaşlama, doğanın yalnızca baskı altında kalmasının değil; baskı ve sömürü ilişkilerinin sürekliliği içinde parçalanan toplumsal-doğal bağın somut bir ifadesidir. İnsanın doğa ile kurduğu ilişkinin sömürüye dayalı olması, kaçınılmaz olarak doğanın çöküşüyle sonuçlanmaktadır.

Bu çöküş sürecinin politik boyutunu kavrayabilmek için, doğanın yanıt verme mekanizmalarının toplumsal ilişkilere sıkı sıkıya bağlı olduğunu kabul etmek gerekir. Kapitalist üretim biçimi, doğal varlıkları metalaştırırken, aynı zamanda ekosistemlerin kendi iç dinamiklerini sistematik biçimde tahrip etmektedir. Böylece ekolojik kriz, yalnızca çevresel bir sorun olmaktan çıkmakta; toplumsal ve politik bir krize dönüşmektedir.

Komünal bir organizasyon olarak doğayla tahakküm ilişkisi kurmak yerine, bu komünün eşit bir parçası olarak var olabilmek, insanlığın ve tüm canlılığın geleceğini sürdürebilmesinin ön koşuludur. İnsanın doğa komününün bir parçası olabilmesi, ancak kendi toplumsal örgütlenmesini de tahakkümden arındırarak komünal temeller üzerine kurmasıyla mümkündür. Doğayı yavaşlatan ve nihayetinde çökertecek olan, doğanın kendisi değil; varlık nedenini tüketilebilir bir nesneye indirgemiş hiyerarşik insan örgütlenmeleridir.

Referanslar

  1. Hillebrand, H., et al. (2025).Climate change is accelerating but ecological communities are slowing downNature Communications, 16, 8187.
  2. Öcalan, A. (2025).Doğa ve Toplumsal Anlam. Demokratik Uygarlık Manifestosu, Serxwebun, 44(521), Mayıs 2025.

Benzer Haberler

Akın Olgun yazdı |

Süreç, rapor ve Çehov'un tüfeği

Menekşe Kızıldere yazdı

En büyük komün doğa, çöküş dönemine giriyor

27 Şubat’ın yıldönümü |

Öcalan’ın yeni mesajı açıklanacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan:

Milletimizle birlikte bu süreci dokuyoruz

Meclis raporu: Kurtulmuş’tan parti liderlerine ziyaret |

Bakırhan: Adımları Ramazan sonrasına bırakmamak gerekiyor

Özgür Özel:

'18 Mart gecesi tüm İstanbul ayakta olacağız'