Mehmet Nuri Özdemir
Demokratik Toplum Grubu’nun silahlarını yaktığı 11 Temmuz günü düğmeye basarcasına doksanlı yılların jargonu devreye girmiş ve neredeyse tüm basın “terör” kavramını ilk defa keşfetmiş gibi dolaşıma sokmuştu. Terör etiketinden Kürtler’in nasıl etkilendiğini, kavramın Kürt meselesini nasıl manipüle ettiğini bile bile bir kez daha bu dil köpürtülmüş, elli yıllık nefreti kışkırtmayı tercih etmişlerdi.
Sonraki günlerde terörizm retoriği hortlayarak devam etti. 1 Ekim 2024 tarihine kadar Kürtleri öven kimi muhaliflerin bile sürecin başlamasıyla birlikte nasıl bir söylemsel değişikliğe gittiklerini gördük. Bu durum, hikâyenin başından bu yana, salt cephe gerisinde yaşayan ensesi kalın baronların ideolojik savaştaki paylarının ellerinden alınması karşısında içine düştükleri mide bulandırıcı reaksiyon değildi. Esasen müesses nizam “Terör” mefhumunu parlattıkça, juridik (yasal) bir kavram olmaktan çıkarak politik-ideolojik bir baltaya dönüştü.
Kürt meselesinin tüm ağırlığıyla terör kavramına sıkıştırılması, ideolojik şiddet ritüeli haline geldi. 40-50 yıllık çatışmanın en derin yarası, devletin ve medyanın yıllardır kullandığı bu kriminal dildir. Kürt meselesinde şiddeti tırmandıran sadece silahlar değildi. Esasen ideolojik dil, toplumda silahtan daha fazla hınç yarattı. İlk zamanlardan bu yana bu dili meşrulaştıran kurumlar, yasalar, söylemler Kürt meselesini şiddet zeminine çeken yolun taşlarını döşedi. Yıllarca TV’lerde, otobüste, fabrikada, hastanede, okulda Kürtleri sorgu odalarına alırcasına “hele söyle bakalım, PKK terörist mi değil mi?’’ sorusu topluma şiddeti yeniden üreten bir nefret pompaladı. Sevgili Tahir Elçi bu şiddete maruz kalmış ve linç edilmişti.



