Akın Olgun
Meclis komisyonunun, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” raporunun, süreci yakından takip eden kesimler açısından çok fazla “teveccüh” görmediği, tartışmalara yansıdı.
Bu yansıma, doğal olarak, sürece ve çözüme yönelik, iktidarın niyetine dair bir tartışmayı da yeniden fişekledi. Daha doğrusu var olan güvensizliği besledi ve güçlendirdi.
Toplumsal rızanın oluşturulması ve barışın tüm Türkiye halklarına mal edilerek, Bahçeli’nin söylemiyle “bir buçuk asırlık”, bizim yakın tarih üzerinden ifademizle yüz yıllık bu sorunun çözümü, bir rapora sığdırılamaz ama çözme iradesine dair elbette çok şey anlatabilir.
Bana göre, rapora kitlenen bir çözüm anlayışı, onu abartmayı ve olduğundan farklı bir noktaya koymayı kaçınılmazlaştırdı ve tam da bu yüzden hatalı bir yaklaşım doğurdu. Öte yandan, raporu hiçleştiren, küçümseyen ve hiçbir şey ifade etmediğine dair kurulan cümleleri de buna ekleyebiliriz.
Özetle;
İç ve dış siyasetteki beklenti ve olasılıkları güvenlik parantezine alan ve en önemlisi Kürt siyasetinin elini güçlü kılmaktan uzak tutmayı hedefleyen, dolayısıyla klasik devlet refleksini yansıtan sığ bir rapor çıktı karşımıza.
Buna bağlı olarak da, masanın diğer ucunda oturan Dem Partiyi oldukça zorlayıcı ve elini bağlayıcı bir görüntü sunduğuna tanıklık ettik. AKP-MHP-CHP-Yeni Yol açısından sorun teşkil etmeyen bir yaklaşımla karşılanan rapor, DEM, TİP, EMEP cephesinde, farklı siyasi tonlarda olumsuzlandı. İronik olarak formüle edersek, her hayır da bir şerh ve her şerh de bir hayır denklemi oluştu.
Rapora dair temennilerin ötesinde bir yaklaşıma ihtiyaç vardı ve sanırım bu ihtiyaç biraz geç görüldü. Oysa, raporun yaratacağı etkininin hesaplanarak, buna dair bir anlayış, ifade bütünlüğü kurmak mümkündü.
Topu başka yere atmak ve dolayısıyla başkalarının tavrını sorumlu olarak işaretlemek yerine, daha bütüncül, akılcı ve iktidarın tavrındaki ikircikliği öne çıkaran bir yaklaşım benimsenebilir ve buradan hareketle de her şeye rağmen meşru zeminde sürecin ilerlemesi olumlanabilir, masada olmanın anlamı üzerine bir hat örülebiirdi.
Bu, hem barış ve süreç savunucularının durduğu zemine hem de sorunun ne kadar hassas, kritik ve önemli olduğuna işaret ederdi. Anlayış ve ifade bütünlüğü, stratejik düşünme başlığında ele alınıp, üzerinde durulması gereken bir nokta gibi de görünüyor hala.
Benim rapordan daha önemli olarak gördüğüm şey, meclis kürsülerinde barış ve çözüm temelli konuşmaların bir irade içerisinde yer alması, en başta Bahçeli olmak üzere, sürecin tüm aktörlerinin bir biçimiyle konuşmaya devam etmesi ve gündemdeki yerini koruması, yine meclis çatısı altında, en geniş temsiliyetle bir komisyonunun kurulması, çalışması, bu komisyondan bir heyetin Öcalan’ı ziyaret etmesi ve tartışmalı da olsa bir raporun ortaya konmuş olmasıdır.
Bu çerçeve, yeni aşamalara ve gelişmelere dair neye hazır olunması gerektiğini de işaret eder bize. Öcalan’ın, toplumun çeşitli kesimlerine seslenebileceği bir çalışmayı talep etmesi boşuna olmasa gerek.
Bunun nasıl inşa edileceği sorusu ise sadece siyasetin değil, sürecin içinde olan tüm toplumsal kesimlerin de sorumluluğunda diyebiliriz. Bu da tüm kesimlerin, örneğin Öcalan’ın gazetecilerle yüz yüze görüşme talebinin, çözümün de meşru talebi olduğu gerçeğini öne çıkarmasıyla mümkün biraz.
Seçilmiş bir grup gazetecinin, dışarıdan kendisine yönelttiği sorulara cevap vermesi elbette anlamlı olur ama burada asıl kurulması gereken şey, gazetecilerin sorularını yüz yüze cevaplayan bir Öcalan muhataplığının, meşru ve güvence altına alınmış olarak gerçekleşmesidir.
Türkiye’nin ve tüm Türkiye halklarının geleceğini, bölgenin ve Kürt halkının kaderini belirleyecek bir çözüm sürecinin en önemli aktörü ve lideri olan bir isme, gazeteciler yüz yüze sorularını soramayacaksa, sürecin inandırıcılığı, ne yaşanırsa yaşansın hep bir tartışma konusu olacaktır. Öte yandan bunun meşru bir hak ve talep olduğu gerçeği de barış için savunulması gereken bir hakikattir.
Sadece bir “süreç” değildir bu anlamıyla olan biten.
Bu, hem Türklerin ve Kürtlerin yeni yüzyılının kaderinin belirlendiği bir dönüm noktası hem de ulusal ve uluslararası etkileri belki de bir yüzyıl sürecek bir paradigmanın da yansımasıdır. İmralı’nın buna uygun bir siyaset, politika, tutum ve ciddiyet görmeyi istemesi oldukça anlaşılır.
“Ciddiyet”, “Netleşme” ve “Demokratiklik” Öcalan’ın çok fazla altını çizdiği ifadeler. Özellikle kritik anlarda üstünde durduğu “netleşme” ve “ciddiyet”, sorunun demokratik karakterinin korunmasına dair bir uyarıyı işaret ettiği de söylenebilir. (En azında dışarıdan öyle görünüyor)
Öcalan’ın, “Demokratik toplum ve Barış” duvarına bir tüfeğin asılmaması için büyük bir çaba gösterdiğini ve silahların gölgesini tamamen sürecin üzerinden çekmeye çalıştığını, ortaya koyduğu paradigma eşliğinde öncelikli olarak örgütüne ve daha sonra da devlete yansıttığını görebiliyoruz.
Öyle olmasa silahlar yakılmaz, gerilla güçleri önemli alanlardan çekilmez, Rojava’da bir katliamın önüne geçmek için restini çekecek kadar ilkesel bir tutum geliştirmez ve “ciddiyet”ten ne anladığına dair, bu kadar somut bir pratik sergileme zorunluluğu duymazdı.
“Bir hikâyede, gereksiz hiçbir unsurun bulunmaması gerektiğini savunan dramaturgi ilkesi” olarak tanımlanan Anton Çehov’un prensibini, Öcalan’ın tarzında, ifadelerinde, kurduğu paradigmalarında da çokça bulmak mümkün bu yanıyla.
“Eğer bir tiyatro sahnesinin veya hikayenin başında duvarda asılı bir tüfek gösterildiyse, o silah oyunun ikinci veya üçüncü perdesinde mutlaka patlamalıdır” olarak somut bir örnekle tarif edilen bu prensibin, Kürt siyasal hareketinin bütünü için geçerli olduğunu ve yeni yüzyıl siyasetinin formülasyonunda da önemli bir karşılığa denk geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Masanın ve diplomasinin gücünü deneyimlemekten öte, artık onu kuran, inşa eden ve “gereksiz hiçbir unsuru kendi hikayesinde barındırmayan” bir oyun kuruculuk, sanırım kendini olmazsa olmaz olarak dayatacaktır.
“Münih Güvenlik Konferansı”nda ortaya çıkan Kürt realitesinin uluslararası kabulü, ABD dışişleri bakanının “General Mazlum Abdi” seslenişiyle dünya kamuoyuna bu realitenin sunulması ve BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye üzerinden Kürtlere koruma kalkanı sunan yaklaşımı ve almış olduğu kararları da bu temelde bir yere oturtmak mümkün.
Bu mümkünlük üzerinden de ifade etmek gerekirse, Öcalan’ın müzakere ve masa yaklaşımındaki “netlik, ciddiyet ve demokratik tutum” prensibinin, uluslararası diplomasi ve müzakere alanlarında, belirgin bir yaklaşım olarak kendini inşa etmesi hem İmralı’nın pozisyonuna hem de sürecin pozitif anlamda ilerleme motivasyonuna çok şey katacaktır muhtemelen.
27 Şubat manifestosunun yıldönümünden hareketle ifade edersek, çağrıları, söylemleri şaşkınlıkla değil, stratejik düşünme refleksiyle karşılamak ve ikinci aşamayı bu anlayışla göğüslemek, süreci kitlelere doğru taşıyarak, yakın zamanda iktidardan gelecek yeni adımları buna uyumlamak elzem olacaktır…
Çünkü iktidar sadece süreci değil, iç siyaseti ve seçmen tabanındaki tutumları da belirlemeye çalışıyor.
Özellikle CHP ve DEM tabanı arasında hasedi kışkırtacak, kimi adımları, algıda “AKP-DEM anlaştı” zeminine çekecek ve İmamoğlu’nun göz altına alınmasıyla başlayan ve CHP operasyonunun yıldönümü olan 19 Mart’ı, 20 Mart Ramazan Bayramı ve 21 Mart Newroz’u ile baskılayacak bir politikayı devreye sokabileceği çok bariz.
Milyonların, süreci de aşan bir beklentiye dönüştürdüğü Demirtaş’ın özgürlüğü talebinin, hasta tutsakların serbest bırakılmasının olmazsa olmazlığının, Öcalan’ın “Umut İlkesi” olarak tanımladığı yolunun açılmasına dönük kimi hamlelerin, CHP tabanını kaşıyacak bir politik kötülük siyasetiyle öne çıkarılması da küçük bir ihtimal değil.
Özcesi, her yeni aşama yeni bir stratejik hazırlık istiyor. Siyaset buna hazır olmadığında ise kötücül akıl, bulduğu boşluklardan algılara sızıp, oraları zehirliyor.
Öyleyse başta Dem Parti olmak üzere, tüm siyasi aktörlerin buna uygun bir hazırlık içinde olması kaçınılmaz diyebiliriz.
“Netlik” ve “Ciddiyet” ile “Demokratik” olanı siyasetin aklı ve gücü haline getirmek, ikinci aşamada, hem içerisi hem de dışarısı için kendinden emin bir politik psikolojiyi hakim kılabilir.
Bunun başarısı veya başarısızlığı ise demokratik siyasetin omuzlarında anlaşılan.
Sanırım işte tam o andayız…



