Yıldız Önen
Ocak ayında yayımlanan ABD’nin 2026 Ulusal Savunma Strateji belgesi, Washington’ın küresel güvenlik anlayışında yaşanan dönüşümü açık biçimde ortaya koyuyor. Bu belge, yalnızca askeri önceliklerin sıralandığı bir teknik metin değil. ABD’nin uluslararası sistemdeki rolünü yeniden tanımlama çabasının da bir yansıması olarak gözüküyor. Strateji, askeri yükün müttefiklere devredildiği ve savunma sanayisinin merkezde olduğu yeni bir güç yapısına işaret ediyor. Çatışmaların doğrudan ve kapsamlı savaşlar yerine “yönetilebilir” çatışmalar düzeyinde tutulması da hedeflerden biri.
ABD’nin yeni güvenlik mimarisinin dört ayağı
Strateji belgesi, ABD’nin küresel güvenlik anlayışını dört ana alan üzerinden yeniden tanımlıyor.
Birinci öncelik, ABD anayurdunun savunulması! Bu vurgu, dış politikada daha seçici bir askeri angajman anlayışıyla birlikte okunmalı. Trump yönetimi, ABD topraklarını ve iç güvenliğini doğrudan tehdit etmeyen krizlerde, kapsamlı askeri yük üstlenmek istemiyor. Güvenliği mümkün olduğunca sınırların ötesinde ve dolaylı araçlarla sağlamayı tercih ediyor.
İkinci alan, Hint-Pasifik bölgesinde Çin ile ilişkilerin nasıl yönetileceğine ilişkin olarak kurgulanmış durumda. Strateji belgesi, Çin ile doğrudan bir askeri çatışmayı hedeflemiyor; buna karşılık güce dayalı caydırıcılığı esas alan, uzun vadeli bir rekabet anlayışını benimsiyor. Bu yaklaşım, ABD’nin askeri, teknolojik ve endüstriyel kapasitesini seferber ederken, müttefiklerini de bu rekabetin aktif parçası hâline getirmeyi amaçlıyor. Çin, bu çerçevede yalnızca bölgesel bir rakip değil, küresel güç dengelerini etkileyen yapısal bir meydan okuma olarak ele alınıyor.



