Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Oligarşik ayrıcalıklar ve telaşlı “sol”

Oligarşik ayrıcalıklar ve telaşlı “sol”

Türk oligarşisi bugün “Terörsüz Türkiye” adı altında kendi açmazlarına çare arıyor. Elbette emperyalist hedeflerinden vaz geçmiş değil. Ancak her ne yapmaya niyetlenirse niyetlensin yeni türden bir Türk milliyetçiliği ya da ümmetçilik etrafında Türkiye halklarının bir araya getirilemeyeceği ve başkalarına karşı savaştırılamacağı ise görünür bir gerçek.

Aykan SEVER

Abya Yala ülkelerinde İspanyollara karşı savaşa öncülük edenler “kahramanlık”, “bağımsızlık” destanları anlatmayı sevmişler. Onların evlatları, torunları ise aşağı yukarı 200 yıldır hüküm sürdükleri maço, kanlı sömürü düzeni üzerine konuşmaktan pek hoşlanmıyorlar. Kazaen bunlardan bahsedecek ve isyan edecek olanların sonu çoğu zaman silahların konuştuğu bir sahneyle bitiyor.

Bu yazıda başka bir kıtadan değil bizim topraklardan bahsedeceğim. Abya Yala çoğu zaman oligarşik ayrıcalıklarını savunmayı sosyalizmle karıştıran bir kısım memleket “sol”unun sıkça kendini gizlemek için kullandığı bir maske (Bu maske genelde CHE’nin ki oluyor elbette, ancak her seferinde savaşanların karalanmasından başka bir netice görülmüyor.) işlevi gördüğü için en azından girişte oralardan yüzlerine bir ayna tutmak istedim.

Post-modern karakterli 3. Dünya Savaşı diye adlandırdığımız süreç son yıllarda insanlığa ve doğaya dönük tahribatlarını artırdı. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen kurum ve değerleri de yıpratıyor ve ortadan kaldırıyor.

Doğal olarak bu zeminde tıpkı Orta Doğu’daki başka devletler gibi Türkiye de öyle ya da böyle değişime zorlanıyor. Türkiye 2010‘lu yıllardan itibaren önemli ölçüde bir toplum olma özelliğini kaybetti. Bunun ana nedeni Türk emperyalizminin yeni Osmanlıcı emeller etrafında barış yerine bölgenin genelinde yürüttüğü ve özel olarak Kürt soykırımını hedefleyen savaş politikalarıydı.

İçeride de bunun çok boyutlu yansımaları oldu. Oligarşi içi çatışmalar derinleşirken toplumun önemli bir kısmı “iç düşman” ilan edildi. Bu kapsamda hapis, işkence, sürgün, işten çıkarma, mal varlığına el koyma türünden politikalar ağırlık kazandı, sınırlı da olsa var olan demokratik hakların çoğu tırpanlandı ya da önemli ölçüde işlevsiz hale getirildi. Bu dönemde yoğun sömürü ve talan politikalarına rağmen sermaye çevrelerinin doymaz gözü başka coğrafyalara yöneldi. Son yıllarda ön plana çıkan yegane sektör dünya kapitalizminin seyriyle de uyumlu olarak silah sanayi oldu.

Türk oligarşisi bugün “Terörsüz Türkiye” adı altında kendi açmazlarına çare arıyor. Elbette emperyalist hedeflerinden vaz geçmiş değil. Ancak her ne yapmaya niyetlenirse niyetlensin yeni türden bir Türk milliyetçiliği ya da ümmetçilik etrafında Türkiye halklarının bir araya getirilemeyeceği ve başkalarına karşı savaştırılamacağı ise görünür bir gerçek. Rejimin her geçen gün yönetme krizi içerisinde olduğu ve sapır sapır döküldüğü aşikar. Problem bütün bu yaşananlara karşı hoşnutsuzlukları örgütleyip yeterli bir değişim dinamiği oluşturulamamasında. Ancak onun da sırası ittire ittire de olsa gelecek…

Peki biz halkların barış ve eşitlik içinde yaşadığı bir coğrafyayı nasıl yaratırız?

Kürdistan Özgürlük Hareketi “Barış ve Demokratik Toplum” yaklaşımıyla yukarıdaki soruya olumlu yönde yanıtlar vermek için yola çıktı, süreci tek yanlı da olsa bazı adımlar atarak gelişim için zorluyor. Başarıya ulaşıp ulaşamama, nihayetinde mücadelenin seyrine bağlı. Ancak başlıktaki soru yerine başka dertleri olan bir kısım “sol” mesela ‘aman CHP oluşacak barış komisyonuna katılmasın‘ diye yalvararak aklı sıra bir şeyler yapıyor. Bunun adına da CHP’nin gündemini biz belirliyoruz politikası adını vermiş olsalar gerek. Ümit Özdağ da benzer çağrılar yapıyor.

CHP yönetimi bu başlıkta şimdilik belki onları dinlemiyor ama Avrupa’dan savaş uçağı alımıyla ilgili “bizim sayemizde oldu” diye böbürlemeyi de ihmal etmiyor. Eminim bu milliyetçi zırvalık nedeniyle bu iki kesimin de Özel’in yakasına yapışmak aklına bile gelmez. Hem neme lazım değil mi tam da HTŞ, Türkiye’yi oralara kan dökmek için davet etmişken. Daha önce olduğu gibi başkaları olanların sonuçlarını hayatlarıyla öderken, şimdi ağzımızın tadını bozma zamanı mı? Bu zihniyetin “seçkin” temsilcilerinin işi “Kürdistan diye bir yer yoktur, Lozan değiştirilemez” türünden makamlara vardırması ise artık olayın ne düzeyde ifrata ulaşabileceğini göstermesi açısından önemli. Neden peki bu türden zavallılıkları yaşıyoruz?

Türkiye solu 1980’de darbe sonucu yaşanan durumu henüz tüm boyutlarıyla kavrayamamışken Sovyetler Birliği’nin dağılması ve bunun karşısında yürütülen yetersiz politikalar yenilgiyi kalıcılaştırdı. Özellikle yaşanan bozgunda problemin ideolojik boyutunun oynadığı rolün önemi karşı politikalarla desteklenmiş bir biçimde bilince çıkarılamadı. Onun yerine durumu idare edecek hamlelerin yanı sıra grupları koruyacak tedbirler acil ihtiyaç olarak görüldü. Bütün bunların sonucu siyasal zayıflama kaçınılmazdı. İş bir yerden sonra varlık yokluk tartışmasına dönüştü.

Olmak ya da olmamak

Bu süreçte sosyalizmin bir alternatif olarak genelin zihnindeki varlığı giderek gerilerken düzenin ürettiği özellikle milliyetçi yaklaşımlar bir çok şeyin yerini doldurmaya başladı. Kendisine yapılan gündelik bir haksızlığa dahi sesini çıkarmaktan çekinenler, artık dedesinin Kuvayı Milliye hatıralarından bahsediyor. Ancak hikayenin nedense katliam, yağma, soygun ile elde edilen servet ve ayrıcalıklar kısmı atlanıyordu. Harbe sürüklenen gariban Anadolu köylüsünden kalanlarınsa sesini çıkaracak mecali yoktu.

Ancak Kürtler Koçgiri’den başlayarak hakkını hukukunu aramak için yola çıkınca onların başına gelenleri ise bırakın insaniyet namına dahi anımsamayı, sanırım  övünmediklerine şükretmemiz gerekiyor. Bu kafaların Türk oligarşisinin önemli bir enstrümanı olan CHP’ye yalvarmaları ya da ona katılmalarını, özlem duymalarını normalleştiren şey yüzyıllık düzenin ayrıcalıklı bir parçası gibi hissetmeleridir. Zira oligarşinin halleri hiç eskisi gibi değil. Yeni katılımlarla sosyetik atmosferin pek tadı kalmadı. MHP, CHP, diğer düzen partilerinin elitleri ve sermaye çevrelerine zamanla AKP’ninkiler de eklendi. Hatırlayınız, Erdoğan çeşitli ev toplantılarına davet ediliyordu. Bu buluşmalardan birinde Erdoğan’ın yanağından makas alınması oligarşiye kabul töreninin sembolik bir ögesiydi. Ancak pasta hızla küçülürken bir taraftanda  savaşın atmosferi boğucalaştırması egemenler arası tepişme ve tasfiyelerin gündeme gelmesini kaçınılmaz kıldı.

Lafı fazla uzatmayacağım, ciddi bir değişim dönüşüm süreci içerisindeyiz. Bu durum yaşanırken özneleşmeyenin, mücadele etmeyenin karamsar olması; işi başkalarına ikame etmesi ve hep kaybetmesi kadar normal bir durum olamaz. Ancak yegane ritmi alışkanlıklarını tekrarlamak olan ve bölge halklarına yeni ortaklaşa bir yaşam perspektifi sunmayan yaklaşımlar, kaçınılmaz olarak avara kasnak makamı dışına çıkamaz. Mesele bu halden kurtulmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz? İsteyen buna olmak ya da olmamak da diyebilir…

Benzer Haberler