BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Erken zaferlerin simülasyonunda hakikatin zamanı

Erken zaferlerin simülasyonunda hakikatin zamanı

Zelal SADAK

2003’te Irak’ta savaşın bittiği ilan edildiğinde, gerçekten biten neydi? Saddam Hüseyin rejimi devrilmişti, evet; ama bir ülke kurtulmuş muydu?  “Savaş sona erdi” manşetleri atılırken Irak, tam da o anda başka bir zamana sürükleniyordu. Merkezi devlet çökerken sahada yeni iktidar biçimleri filizleniyor, mezhepsel milisler, silahlı ağlar ve bölgesel güç odakları ülkeyi parça parça devralıyordu. Şii ve  Sünni  grupları, El Kaide’nin Irak kolu ve daha sonra IŞİD’e evrilecek yapılar; kuzeyde ise fiilen ayrı bir siyasal düzen kuran Kürt bölgesi… Savaşın bittiği söylendiğinde Irak, aslında bitmeyen, dönüşen ve katmanlaşan bir çatışma dönemine girmişti. O yüzden belki de en doğru soru şuydu: Savaş mı bitmişti, yoksa yalnızca ‘zafer’ ilan edilmesi mi gerekiyordu?

Bu erken zafer anlatısı yalnızca Washington’un değil, bölgedeki pek çok aktörün de işine geldi. Irak’ın “istikrara kavuştuğu” varsayımı üzerinden herkes kendi politikasını yeniden ayarladı; Türkiye de dahil. Ama zaman, bu hikâyeyi hızla parçaladı. ABD askerleri Irak’tan çekilirken savaş bitmedi. Güneyde mezhepsel şiddet derinleşti, kuzeyde Kürtler kendi siyasal alanlarını inşa etti, Bağdat’ın egemenliği ise büyük ölçüde sembolik kaldı. O halde durup sormak gerekir: Bu coğrafyada neden zaferler hep bu kadar erken ilan ediliyor? Ve neden bu zaferlerin ardından  ‘düzen’ bir türlü kurulamıyor?

Ortadoğu’da zaferler erken ilan edilir ama düzen bir türlü kurulamaz

Ortadoğu’da zaferlerin bu kadar erken ilan edilmesinin nedeni, savaşların gerçekten bitmesi değil; hakikatin ertelenmeye ve bastırılmaya çalışılmasıdır. Peki Ortadoğu’nun hakikati nedir?

Suriye’de, halkın iradesine, taleplerine ve çok katmanlı toplumsal gerçekliğine uygun olmayan bir siyasal model zorla dayatılmakta. Bu dayatma o kadar fütursuz ve işgalci bir zihniyetle yürütülmektedir ki, ABD’nin Suriye özel temsilcisi Tom Barrack verdiği bir röportajda Suriye bağlamında, Ortadoğu’da farklı bölgesel yapıların —özellikle özerk ya da yerel yönetim modellerinin— “kurulabilir bir devlet formu için uygun bir zemin oluşturmadığı” yönünde açıklamalar yapabilmekte. Barrack, bu kadar çok uluslu, kültürel ve inançsal olarak çeşitli bir coğrafyada dahi, tüm bu farklılıkların tekçi bir devlet modeli içinde sürdürülmesi gerektiğini dayatan söylemleri kurmakta.

Demokrasinin esamesinin dahi okunmadığı bir siyasal zemin olan Suriye

Burada bir an durup, sosyal medyanın ve haber portallarının ürettiği algı bombardımanından sıyrılarak düşünürsek: Bu üniter modelde gerçekten kim kazanacaktır? Esad rejimi Suriye’de, tek hükümet yapısı altında halklara karşı uyguladığı baskı, şiddet ve ağır antidemokratik yöntemler gerekçe gösterilerek devrilmedi mi ABD ve bölgesel devletler aracılığıyla? Bugün ise aynı Suriye’de cihatçı, ganimetçi bir askeri ve siyasi yapının tekçi bir devlet oluşturması için hükümet olarak tanınması meşrulaştırılıyor; aynı aktörler tarafından Suriye’de özerk ya da federal bir yönetim yapısının mümkün olmadığı dayatılıyor. Bu söylem, yalnızca Suriye’yi değil, olası bir Bağdat müdahalesi ya da Irak merkezi hükümetinde yaşanabilecek bir değişim halinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin varlığını da doğrudan riske atan bir çerçeve sunuyor. Barzani’nin bu süreci dikkatle okuyarak hızla pozisyon almasının sebeplerinden biri de, büyük ihtimalle bu denklemin farkında olması yatıyor.

Bunu açıkça söylemek gerekir: Batı merkezli kolonyal akıl, yüz yıldan fazladır Ortadoğu’ya yapay yönetim modelleri dayatmakta. Bu modelleri uygulayacak aktörleri seçmiş, onlara alan açmış, işleri bittikten sonra ise aynı aktörleri “canavarlaştırarak” yeniden müdahale gerekçesi üretmiştir. Sonuç değişmemiştir: ülkelerin tarumar edilmesi, toplumların parçalanması ve siyasal alanların kalıcı biçimde çökertilmesi. Zafer söylemi ise bu yıkımı görünmez kılmanın ve kurulamamış bir normun üzerini örtmenin en işlevsel aracıdır. Çünkü Ortadoğu’nun hakikati rahatsız edicidir; çürümüş ulus-devletleri, parçalanmış toplumları ve kalıcılaşamayan iktidarları ifşa eder.

Suriye sahasında, Şam geçici hükümeti ve onun destekçileri kazandığını iddia ediyor. Demokrasinin esamesinin dahi okunmadı bir siyasal zeminde, “zafer” söylemleri dolaşıma sokuluyor. Bu tabloda siyaset, Suriye halkının iradesini örgütleyen bir alan olmaktan çıkmış; uluslararası ve bölgesel aktörlerin birbirine oynadığı bir temsil sahnesine dönüşmüş durumda. Yani aslında sormak gerekiyor Suriye’de bu kadar çok ‘kaybeden’ varken ‘kazanan’ kim peki?

DSG’nin yürüttüğü siyaset, bu kurulamamışlık içinde norm üretmeye yönelik bir ısrar olarak okunmalıdır

Demokratik Suriye Güçleri ve onun dayandığı Kürt siyasal deneyimi, çatışmanın yaşanmaya başladığından bu zamana kadar zafer diline mesafeli durdu. Ne “kazandık” ilanları yaptı ne de askeri gücünü siyasal gerçekliğin yerine ikame etmeye çalıştı. Bu tutumu zayıflık, geri çekilme ya da taviz olarak yorumlayanlar da oldu. Oysa burada söz konusu olan şey, erken zaferlerin nasıl çöktüğünü bilen tarihsel ve politik bir Kürt mücadele hafızasıdır. Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da ve bölgenin başka birçok yerinde sadece askeri kazanımların siyasal bir düzen üretmediğini bilen bir hafıza.

DSG ve Kürt siyasal hattı, Suriye’de “eksik kazanım” üzerinden sürekli sorgulanıyor. Oysa asıl eksik olan, bu hatta değil; Suriye’de yurttaşlığı, temsili ve ortak yaşamı esas alan bir siyasal düzenin kurulamamış olmasındadır. DSG’nin yürüttüğü siyaset, bu kurulamamışlık içinde norm üretmeye yönelik bir ısrar olarak okunmalıdır. Yerel yönetimler, kadınların siyasal görünürlüğü, toplumsal katılım ve çatışmasızlık vurgusu, askeri bir başarının yan ürünü değil; başlı başına siyasal tercihlerdir.

Bu hat aynı zamanda uluslararası güçler ve bölgesel aktörler açısından şu nedenle rahatsız edicidir: Ne mutlak reddiye ne de teslimiyet siyaseti kurar. Uluslararası ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini koparmaz, fakat bu ilişkileri kurtarıcı ya da garantör olarak da kodlamaz. “Ne araç olurum ne de aracı” diyen bu pozisyon, Ortadoğu gibi vekalet savaşlarıyla örülmüş bir coğrafyada alışıldık değildir. Çünkü bu tutum, büyük güçlerin sahayı kontrol etme kapasitesini sınırlar; siyaseti tamamen askeri bir mühendislik meselesi olmaktan çıkarır.

Tam da bu nedenle bu siyasal hat yalnız bırakılmaya çalışılıyor. Zayıf olduğu için değil; özne kalmakta ısrar ettiği için. Erken zafer ilan etmeyen bir siyaset, başkalarının zafer anlatılarını da anlamsızlaştırır. Kazanmak yerine ayakta kalmayı seçmek, savaşın dilini bozar; siyaseti yeniden halk iradesiyle ilişkilendirme ihtimalini canlı tutar. Bu da mevcut dengeler için konforlu değil, rahatsız edicidir.

Bu hattın yalnız bırakılmasının ve komplonun devreye sokulmasının nedeni zayıflığı değil, araç olmayı reddetmesidir

Ayakta kalmak ise çatışmayı tırmandırmadan, zamana yayılan bir varlık kurmayı; Kürt halkının siyasal özne olabileceği bir alanı korumayı gerektiriyordu. 30 Ocak’ta ortaya çıkan mutabakat ve ateşkes süreci de bu hattın devamı olarak okunmalıdır. Bunlar birer zafer belgesi değil; normun neredeyse tamamen çöktüğü bir zeminde, çatışmasızlığın hala mümkün olduğuna dair siyasal varlık kayıtlarıdır. Bu nedenle asıl soru “ne kazanıldı?” değil; Kürdün uluslararası düzeyde yok edilmesine yönelik politikalara rağmen “ne kaybedilmedi?” olmalıdır.

Bu hattın yalnız bırakılmasının ve komplonun devreye sokulmasının nedeni zayıflığı değil, araç olmayı reddetmesidir. Ortadoğu’da kabul edilebilir siyasal özne, ya tamamen teslim alınmış ya da bütünüyle düşmanlaştırılmış olandır. Ne vekalet gücü olmayı ne de mutlak reddiyeyi seçen; kendi iradesiyle hareket eden hatlar ise daima rahatsız edici bulunur ve yok edilmeye çalışılır. DSG ve Kürt siyasal hattı, kurtuluşu dışarıdan beklememeyi stratejik bir ilke haline getirdiği, öz güce, toplumsal bilince ve siyasal iradeye yaslandığı için yalnızlaştırılmakta. Ama tam da bu nedenle, tamamen yok edilemeyecek bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmektedir.

Ortadoğu coğrafyasının son yüzyıllık  tarihsel deneyiminde  görünen şu ki artık burada ulus-devletler yıkılabiliyor, siyasal sistemler bir gecede değişebiliyor. Geriye kalan, sürekliliğini koruyan, varlıklarını ve kimliklerini ayakta tutmayı başarabilen halklardır. Bu coğrafyada baki olan, sınırlar ya da yönetim biçimleri değil; varlığını zamana yayan toplumsal sürekliliklerdir.

Med İmparatorluğu’nun koruyucuları ‘Ölümsüz Muhafızlar’

Bu nedenle Orta Doğu’yu anlamak, zafer anlarına değil; ayakta kalma biçimlerine bakmayı gerektiriyor bir noktada. Tarihsel anlatılarda Med İmparatorluğu’nun koruyucuları olarak aktarılan “Ölümsüz Muhafızlar”, yaklaşık iki bin beş yüz yıl öncesinden bugüne tam da bunu hatırlatır: Fetih anlarını değil; çözülmeyi önleyen bir sürekliliği, saldırıyı değil birliği ayakta tutan bir muhafazayı, erken sonuç dayatmasını değil siyasal düzen adına zamanı koruyan bir dengeyi ifade eder. Bin yıllar boyunca sayısız devletle, imparatorlukla ve siyasal yapıyla temas etmiş olmalarına rağmen Kürtler, bir halk olarak bu coğrafyada varlıklarını sürdürmüş; kendi topraklarının ve tarihsel sürekliliklerinin muhafızlığını yapmıştır. Bu bağlamda ayakta kalmak, ne ahlaki bir yücelik ne de romantik bir direniş anlatısıdır; tarihsel ve dönemsel kırılmalar karşısında gerçekliği doğru okuyabilmenin, güç dengelerini soğukkanlılıkla kavrayabilmenin ve varoluşu rasyonel bir süreklilik içinde koruyabilmenin adıdır.

Bu yüzden mesele kimin kazandığı değildir. Asıl mesele, bu coğrafyada kimin ayakta kaldığı, hangi hakikatin geç de olsa kalıcılık kazandığı ve hangi hakikat üzerine bir gelecek kurulabileceğidir. Yapay zafer sarhoşluğunun ürettiği kısa vadeli simülasyonlardan bir adım geri çekilip tarihsel sürekliliklere baktıklarında, hakikatin yönünü daha berrak görebilirler. Ortadoğu’da siyaset, ancak bu tarihsel derinlik dikkate alındığında; aceleyle ilan edilen sonuçlara değil, zamana direnen varoluş biçimleri üzerinden okunduğunda, kazananın ve kaybedenlerin kimler olduğu daha çıplak görünür olacaktır.

Benzer Haberler

Mitsotakis-Erdoğan görüşmesi öncesi |

Ege'de Navtex gerilimi: Sakin sular dalganabilir mi?

Zelal Sadak yazdı |

Erken zaferlerin simülasyonunda hakikatin zamanı

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri eylemde |

Polisten nöbete biber gazıyla müdahale

“Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde olduğu gibi..” |

Özel: Hiç kimseyi ayırmadan kol kola bu ülkeyi ayağa kaldıracağız

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli:

Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini tartışmaya açmak ihanettir

CHP’den istifa etti |

Keçiören Belediye Başkanı Özarslan’dan Özel hakkında suç duyurusu