Namık Kemal Dinç
13-15 Şubat 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Münih Güvenlik Konferansı’na Rojava’yı temsilen Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in katılmaları damga vurdu. Sürpriz katılımının nasıl organize edildiği, perde arkasında hangi aktörlerin rol oynadığı, kimlerin engelleme çabalarının boşa düştüğü gibi kamuoyunun merak ettiği sorular kulislerde de çokça tartışıldı. Adres ararken, Mazlum Abdi’nin ilk kez 19 Kasım 2025’te Duhok Forumu’nda sivil kıyafetlerle uluslararası toplumun karşısına çıktığı hatırlandı.
13 Şubat günü basına düşen ilk görüntülerin şoke eden bir etkisi oldu. Kadrajda Suriyeli ve ABD’li yetkililer karşılıklı olarak bir masada oturuyorlardı. Dışişleri Bakanı Şeybani’nin başkanlık yaptığı Suriye heyetinde Abdi ve Ahmed’de vardı. Karşılarında oturan ABD heyetinin başkanlığını ise Dışişleri Bakanı Marco Rubio yapıyordu. Aksettirildiğine göre heyetler Suriye’nin entegrasyon sorunlarını ele almışlardı.
Basına yansıyan bu ilk fotoğraf karesi hayli ilgi topladı. Sahada çatışmak için karşı karşıya gelen tarafların masada birlikte oturuyor olması sorunların hal yoluna girdiğine dair bir imaj yarattı. Bu fotoğraf, Batı dünyasının başarısı olarak kaydedildi. Türkiye’de bundan etkilenen birçok kişi iyi niyetli olarak “Bu masa Ankara’da kurulmalıydı” değerlendirmesini yaptı.
Oysa Türkiye, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın öncülüğünde bir heyetle Konferansa katılmıştı. 65 dış işleri bakanı ülkelerini temsil ederken, Türk Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan’ın katılmamış olması dikkatlerden kaçmadı. Fidan’ın Rojavalı Kürt temsilcilerin Konferansa katılmasına tepki olarak gelmediği çokça yazıldı, konuşuldu. Zira, Münih’te geçmiş yıllarda yapılan toplantılara iştiraki söz konusuydu.
Mazlum Abdi Konferansa Demokratik Suriye Güçleri Komutanı sıfatıyla katılırken, İlham Ahmed Özerk Yönetim Dış İlişkiler Sorumlusu sıfatıyla lanse edildi. Rojavalı iki temsilci, ilk gün Suriye heyetiyle verdikleri toplu fotoğrafın ardından heyetle bir daha aynı karede görünmedi. Üç gün süren Konferansta Rojava’yı temsilen birçok uluslararası görüşme yaptı, basına demeç verdi. Dünya basınının röportaj yapmak için sıraya girdiği görüldü. Sadece batı basını değil, Kürt ve Arap basını da yoğun ilgi gösterdi.
Asıl ilgi ise Münih’te bulunan uluslararası heyetlerden geldi. ABD Dış İlişkiler Bakanı Marco Rubio, Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, ev sahibi Almanya’nın Dış İlişkiler Bakanı Johann David Wadephul görüşülenler listesindeydi. Suudi Arabistan Dış İşleri Bakanı Prens Faysal Bin Ferhan, ABD Kongresini temsilen senatörler, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, BM Mülteciler Yüksek Komiseri Berham Salih’de görüşülenler arasındaydı.
Rojavalı temsilciler, Konferansta sadece üst düzey görüşmelerde kabul görmedi, büyük bir itibar ve onurlandırmaya da mazhar oldu. Marco Rubio’nun “General” diye Mazlum Abdi’ye seslenmesi, Macron’un ikiliyi basına göstererek “Bunlar özgürlük savaşçısı” demesi hafızalara kaydedildi. Verilen bütün mesajlarda ve selamlaşmalarda bu ilgiyi görmek mümkündü. Marco Rubio’nun “Rojavalı yetkililerle görüştüğümüz için Ukrayna konulu dört toplantıyı iptal etmek zorunda kaldık” sözü görüşmeye verdiği önemi göstermesi açısından dikkat çekiciydi.
Münih’ten yansıyan tablo Kürtlerin uluslararası camiada değer ve kabul gördüğü yönündeydi. Hem de devlet olmadan ya da hala tanımlanmış net bir statüsü bulunmadan bu üst düzeyde kabul görüş, birçok soruyu da beraberinde getiriyordu. İlk olarak, daha bir ay önce Şam yönetiminin açık saldırısına uğradığında Rojava’ya neden yardım edilmemiş, saldırıların durdurulması için harekete geçilmemiş, uzun bir süre beklenmişti? Birden Kürtlere yönelik politika değişikliğine sebep olan faktörler nelerdi? Bundan sonraki süreçte Kürtlerin ihtiyaç duyduğu uluslararası desteği sağlayacaklar mıydı? Münih Konferansı bu güvenceyi veriyor muydu? Kürtler, Suriye’de hukuki bir güvenceye, statüye kavuşacaklar mıydı?
Önce Birkaç Tespit
Suriye’de Kürt liderliği 8 Aralık 2024’te başlayan siyasal değişikliği ve sonrasında yaşananları iyi okuyamamıştı. Belki öncesinden bile başlatılacak bir dizi gelişme yaşanmıştı. HTŞ’nin İdlip’te İngiltere, Türkiye ve ABD tarafından hazırlanmasından bahsediyorum. Esat’ın devrilmesi, HTŞ ve lideri Ahmet El Şara’nın Şam’da yönetime oturması bu güçler tarafından organize edilmişti ve ortada yıllara yayılan bir strateji vardı. Şara yönetiminin Şam’da geçici olacağını düşünmek kolaycı bir çıkarsamaydı ve bunun üzerine hesap yapmak hataydı.
Dünya ahlaki değerlere dayalı yönetilmiyordu ve Trump’la birlikte güç siyaseti geçerli tek akçeydi. DSG, IŞİD’e karşı mücadelesiyle büyük bir prestijin sahibiydi ve dünya kamuoyunda bir itibarı vardı. Ama politika sadece itibarla yürütülmüyordu; koşulları, değişimi iyi okuyan rasyonel bir akıl devrede olmadığı sürece cevap olmak mümkün değildi. Nitekim karşı karşıya kalınan gerçeklik sadece bir Suriye sorunu değil, büyük Orta Doğu planının bir parçasıydı. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısıyla başlayan süreç devam ediyordu ve Orta Doğu şekillendirilirken Suriye içinde büyük devletlerin hesapları vardı.
Ahmet El Şara liderliğinde yeni Suriye’nin şekillendirilmesi konusunda ortaklaşmışlardı. Ama yeni Suriye’de Kürtlerin rolünün ne olacağına dair fikir birliğine sahip oldukları söylenemezdi. Batı dünyasında Kürtlerin hak sahibi olmasına dair bir rezerv yoktu. Ama Kürtlerin, kendilerine rağmen Suriye’de bir düzen kurmasına veya kendi planlarını bozacak bir pozisyonda bulunmasına da razı değillerdi. Türkiye ise Irak’tan sonra Suriye’de de Kürtlerin ademi merkeziyet, özerklik veya federasyon tarzı bir statü sahibi olmasından rahatsızdı. Hala da bu rahatsızlığın devam ediyor olması, kendi hakimiyetindeki Kürtlerin benzer taleplerle karşısına çıkmasından korkmasıydı.
Bu sebeple sürecin en başından beri varılan hiçbir mutabakatın hayata geçmemesi için her türlü müdahaleyi yapmaktan çekinmeyeceğini ilan etmişti. Şam ve Rojava arasında varılan 10 Mart Mutabakatı’nın ardından bir gün sonra Kalın, Fidan, Güler üçlüsünün başkente yaptıkları çıkarma, anlaşmadan duydukları rahatsızlığı doğrudan muhataplarına aktarmak içindi. Batılı güçlere de bize rağmen bir şey yapmanıza rıza göstermeyeceğiz mesajı veriliyordu.
En kalabalık Kürt nüfusunun yaşadığı ülke olan Türkiye, “çözüm süreciyle” birlikte kendi geliştirdiği modeli Suriye’de uygulamayı dayatıyordu. PKK’nin uzantısı olarak değerlendirdiği DSG’ye silah bırakma çağrısı yapıyordu. Reelpolitiğe uymayan bu talebin hedefi; sadece savunmasız bırakmak değil, Kürtleri uzlaşmaz bir taraf olarak göstermek ve köşeye sıkıştırmaktı. Nitekim, medya aracılığıyla 10 Mart Mutabakatına uymayan taraf olarak DSG’nin lanse edilmesi bu hedefe matuftu. Şara yönetimini ve ABD’li yetkilileri de bu doğrultuda işledikleri görülüyordu.
Şam yönetiminin bu yönlendirmeler doğrultusunda hareket etmesi Kürtlerin manevra alanını hayli daralttı. Daralan alanda kaleyi içten fethetmek mantığıyla Arap aşiretlerini Rojava ittifakından çıkarmak amacıyla hamleler yapıldı. Kürtleri işgalci olmakla, ülkenin maddi olanaklarını sadece kendileri için kullanmakla suçlayan haberler yapıldı. Rojava’da uygulanmak istenen halkların birliği, eşitliği, kardeşliği projesinin yanlışlığı, “ideolojik saplantı” olduğu haberleri servis edildi. Yetmedi, işbirlikçilik yaftası yapıştırıldı. İsrail’le iş birliği içerisinde David Koridoru kurmak için çalışıyorlar söylemi, bölge halkları nezdinde Kürtleri nefret objesi haline getirdi.
Rojava yönetiminin dört bir taraftan saldırı altında olduğu bu koşullarda hataya düşmemesi belki de imkansızdı. Nitekim Mazlum Abdi’de, Münih’te verdiği bir röportajda hata yaptıklarını dile getirdi. Tek tek ayrıntılarına girmek yerine iki temel hususun altını çizmek gerekir. İlki, sahip olunan gücü rasyonel değerlendirilmek ve Arap aşiretleriyle kurulan ittifakın kırılganlığını görmekti. İlkeye bağlılık erdemli bir tutumdur ama Arap aşiretlerinin saf değiştirebileceğini hesaba katmamak politik bir zafiyetti. İkincisi ise uluslararası ilişkilerde, devletlerin gizli ve açık anlaşmalarda pozisyon değiştirme olasılıklarını hesaplamaktı. Bölge devletleri uluslararası desteği engellemek için her türlü kozu sahaya sürmek, tavizler vermekten imtina etmeyecekti.
Ocak 2026’da Neler Yaşandı?
2026 yılı Rojavalı Kürtler için hayırlı başlamadı. 10 Mart Mutabakatını hayata geçirmek için 3 Ocak’ta Şam’da taraflar bir araya geldi. Görüşmelere dair basına sızan ilk bilgiler olumluydu. Birçok konuda fikir birliğine varılmış, imza aşamasına doğru hızla ilerliyordu. Ama birden görüşmelerin kesildiği duyuruldu. Kürt tarafından bir yetkili “imza aşamasına geçilmişken, Suriyeli üst düzey bir yetkilinin içeriye girip, toplantı bitmiştir” diyerek görüşmeleri sonlandırdığını söyledi. Şaşkınlık yaratan bu gelişmenin nedeni anlaşılamamıştı ama ciddi bir tehlikeye işaret ettiğine şüphe yoktu.
Aynı günlerde Türkiye’de medya şahlanışa geçmişti. Hep bir ağızdan Kürtleri uzlaşmazlıkla suçlamanın ötesinde, Halep’te bulunan iki Kürt yoğunluklu mahalle hedef gösterilmişti. Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri uzun süredir DSG güçlerinin denetimindeydi. 1 Nisan 2025’te Şam’la yapılan anlaşmaya göre de DSG ağır silahlarıyla birlikte çekilmiş ve İç İşleri Bakanlığına bağlı asayiş güçleri burada güvenlik görevi yapamaya devam ediyordu. Halep’teki iki mahalleye dönük saldırılar 6 Ocak tarihinde başladı. Dört bir taraftan kuşatılmış mahalleler tank ve top atışlarıyla bombalanmaya başlamıştı.
9 Ocak’ta iki mahallenin halk meclisleri adına yapılan açıklamalarda saldırıları kabul etmeyecekleri ifade edildi. Kürt tarafından yapılan direniş açıklamaları yakın tarihte yaşanan Cizre, Sur gibi pratikleri hatırlattı. Saldırılarda siviller zarar görmeye başladı, insan hakları ihlalleri sosyal medyada yayınlandı. Daha fazla can kaybının önünü almak amacıyla 11 Ocak’ta ateşkes ilan edildi. Yaklaşık 150 bin kişi iki mahalleden çıkarılarak Haseke ve Kamışlı’ya doğru yola çıktı. Yeni bir yerinden edilme ve göç pratiği daha yaşandı. Şehirden çıkanların önemli bir kısmı, daha önce Afrin’den çıkmak zorunda kalan Kürtlerdi.
Şam yönetimi, Halep’te kazandığı psikolojik üstünlüğü sahada kazanıma dönüştürmek için saldırılarını sürdürdü. İlk hedef, DSG’nin Fırat’ın batısında bulunan Deyr Hafir, Tişrin Barajı gibi noktalar oldu. Ardından Fırat’ın doğusundaki Arap çoğunluklu bölgeler ve enerji kaynakları gündeme geldi. Ağır bir tazyike maruz kalan ve aşiret ittifakı dağılan DSG için Kürt bölgelerine çekilmekten başka seçenek kalmadı. Suriye’nin Arap çoğunluklu iki vilayeti olan Rakka ve Deyrizor’u bıraktı ve Haseke’ye çekildi. 18 Ocak’ta ateşkes ilan edildi.
Ateşkesten bir gün önce, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Kürt tarafı arasında Erbil’de bir toplantı gerçekleşti. Mesut Barzani’nin de bulunduğu toplantı hayli gergin bir atmosferde gerçekleşti. Verilen mesaj açıktı: Ya örgütü tasfiye eder ve teslim olursunuz ya da büyük bir kırım sınırda sizi beklemekte. Bu tarihi görüşmenin içeriğine dair teyit edilmemiş kimi bilgiler basına sızdı. Tom Barrack’ın DSG’den Irak’ta Haşdi Şabi’ye karşı savaşmasını istediği ama kabul edilmediği; yine Kürdistan Bölgesel Yönetimini de her türlü desteği çekmekle tehdit ettiği söylendi.
Masada sert tartışmaların olduğu 17 Ocak günü Suriye geçici devlet başkanı Şara 13 Nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesini yayınladı. Kürtleri Suriye ulusunun bir parçası olarak değerlendiren kararnameye göre kimliksiz Kürtlere vatandaşlık hakkı tanınacak, Kürtçe anadilde eğitim seçmeli ders veya eğitsel-kültürel bir faaliyet kapsamında öğretilebilecekti. Bir de 21 Mart “Nevruz Bayramı” baharı ve kardeşliği simgeleyen ulusal bir bayram olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin tüm bölgelerinde resmi tatil olacaktı. Kararnamenin usul, üslup ve içeriğinin Ankara’nın diline benzerliği dikkatlerden kaçmadı. Kürt tarafı kararnameyi başlangıç için bir adım olarak gördüğünü ama yeterli bulmadığını söyledi.
Şara’nın ilan ettiği 13 nolu kararnamenin kamuoyuna iki mesajı vardı: Biz Kürtlerin vatandaş olarak haklarını tanıyacağız ama DSG’nin varlığı tasfiye edilecek, ayrıca ademi merkeziyetçi bir statü olmayacak. Kamuoyuna, Kürt halkına dost imajı verilirken sahada bir soykırım için tüm hazırlıkların yapıldığı görülmekteydi. Arap medyası ve Türkiye’de basın sadece Kürtleri aşağılayan zafer naraları atmakla kalmıyor, Kürt nefretini körükleyerek, onları insanlıkdışılaştırıyordu. Şiddet araştırmaları literatüründe dehümanizasyon olarak ifade edilen bu durum; karşındakini değersizleştirmeyi ve öldürmeyi meşrulaştırmayı sağlayan bir soykırım tekniğiydi.
18 Ocak’ta Erbil’de yapılan toplantıda Kürtlere teslimiyetten başka bir seçeneğin bırakılmaması üzerine Rojava heyeti bunu kabul etmedi ve ateşkes bozuldu. DSG, direniş kararı aldığını, askeri güçlerini Kürtlerin çoğunlukta olduğu Haseke, Kamışlı, Cizire ve Kobanê’de toparlayacağını ve sonuna kadar direneceğini ilan etti. Şam yönetimi kısa sürede DSG’nin tuttuğu alanların büyük kısmını ele geçirmiş olmanın sağladığı psikolojik atmosferde teslimiyeti beklerken şiddetli bir savaş ihtimali belirdi. Nitekim, Haseke, Şeddade, Kobanê gibi bölgelerde güçler karşı karşıya geldi ve şiddetli çatışmalar başladı. Şedade’de IŞİD tutuklularının bulunduğu cezaevine yapılan saldırı nedeniyle firarların yaşanması ciddi tartışmalara sebep oldu.
20 Ocak’ta tekrar ateşkes ilan edildi ama sahada silahlar hiç susmadı. Kürt bölgelerinin sınırındaki köylerde çatışmalar hep devam etti. Kobanê dört bir taraftan kuşatma altına alınarak ambargo uygulanmaya başlandı. Kürtler için yürütülen savaş nefsi müdafaa temelli bir varlık-yokluk savaşına dönüşmüştü. Dünyanın her yerindeki Kürtler kimsenin hesap etmediği bir tepki göstermeye başlamıştı. Süleymaniye’de Erbil’de yüzbinlerce insan sokaklarda yürüdü, yapılanları kabul etmediğini haykırdı. Semelka sınır kapısı yardım için açık tutuldu. DSG safında savaşa katılmak için çok sayıda genç Kürdistan Bölgesi’nden gelerek ön cephelerde yer aldı, bazıları Haseke’deki çatışmalarda hayatını kaybetti.
Dünyanın bütün büyük şehirlerinde Kürtler sokaklara döküldü ve “bu kırıma sessiz kalmayın”, “Suriye Kürtlerinin haklarını tanıyın” diye haykırdı. Uluslararası kurumlar ve kişiler nezdinde yoğun bir diplomatik temas yürütüldü. 21 Ocak’ta Mesut Barzani, Vatikan’da Papa XIV. Leo ile görüştü. BM’den, Avrupa Parlamentosuna, birçok ülkenin parlamentosunda Kürtlerin karşı karşıya kaldıkları durumun bir haksızlık olduğu vurgulandı. İnsanlığın başına bela olmuş IŞİD gibi bir canavarın yenilmesinde rol oynamış, binlerce ferdini bu uğurda kaybetmiş Kürtlere sırtını dönmenin doğru olmadığı dile gelmeye başladı. Cephede, topraklarını ölümüne savunma kararlılığı; sokaklarda kitlelerin yürüttüğü halk diplomasisi; resmi ve gayri resmi diplomatik temaslarla birleşince Şam yönetimi saldırı politikasını durdurmak zorunda kaldı.
24 Ocak’ı 25 Ocak’a bağlayan gece vakti Suriye Savunma Bakanlığı, ABD’nin IŞİD mahkumlarını Irak’a taşıması için ateşkesin 15 gün uzatıldığını ilan etti. Suriye yönetimi önceki ateşkeslerde sürenin bir iki günden fazla olmasına müsaade etmemişti. Bu sefer sürenin 15 gün olarak belirlenmesi bir şeylerin değiştiğine de işaret ediyordu. 26 Ocak’ta Kürtlerin kontrolündeki bölgede bulunan Kamışlı Havaalanı’ndan Rusya tüm askerleriyle çekildi. 27 Ocak’ta Amerika’dan iki önemli haber basına düştü. ABD Kongresi’nin kıdemli senatörlerinden Lindsey Graham “Kürtleri Kurtarma Kanunu” isminde bir kanun tasarısı hazırladığını açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmet Şara’yı telefonla aradığını, çok iyi bir görüşme gerçekleştirdiğini söyledi. Trump hızını alamamış ertesi gün Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da telefonla aramıştı.
Bu diplomatik trafik sonucunda ateşkes için öngörülen 15 günlük sürenin doldurmasına ihtiyaç duyulmadan anlaşma sağlandı. Birkaç gündür Şam’da süren müzakerelerin sonuç verdiği 29 Ocak’ta duyuruldu. Taraflar 29 Ocak’ta anlaşmaya varmışlardı ama içeriğinin kamuoyuna sunulması 30 Ocak’ta oldu. Anlaşma dört aşamalı bir uygulamayı öngörüyordu: İlk aşamada ateşkes sağlanacak, karşılıklı güçler çatışma alanlarından çekilecek ve DSG’ye bağlı savaşçılar dört tugay şeklinde Suriye ordusuna entegre edilecekti. İkinci aşama, güvenlik ve idari düzenlemeleri içeriyordu ve Haseke Valisi DSG tarafından belirlenecekti. Üçüncü aşama, hayati tesislerin devredilmesi ve lojistik işlemlerdi. Dördüncü aşama ise sivil kurumların devralınmasından oluşuyordu. Bunların dışında yerinden edilenlerin geri dönmesi ve Kürtçe eğitim için Eğitim Bakanlığı’yla görüşmelerin yapılacağı vb karar altına alınmıştı.
Taraflar aynı maddeleri, aynı içerikle açıklasalar da imza edilmiş bir anlaşma metni kamuoyuna paylaşılmadı. Anlaşmanın nasıl uygulanacağı, yaşanacak gerilimler bir yana tam olarak mutabık kalınmamış başlıklar olduğu anlaşılıyordu. Anadilde eğitim bunlardan biriydi. Nitekim, anlaşmadan birkaç gün sonra Suriye Eğitim Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Kürtçenin haftada iki saat seçmeli ders biçiminde öğretileceğini açıkladı. Mazlum Abdi Münih’te verdiği bir röportajda anlaşmanın bir kısım içeriğinin daha sonra kamuoyuna açıklanacağını söylüyordu. Anlaşmanın, ağırlıklı olarak dış baskı neticesinde yapıldığı ve bir an önce ateşkesin sağlanmasının istendiği anlaşılıyordu. Rojavalı yetkililer yaptıkları ilk açıklamalarda bir soykırımın önünü aldıklarını, katliam tehdidinin devam ettiğini söylüyorlardı.
(Devam edecek)



