Yusuf Karadaş
ABD kendi ara buluculuğunda 5 Ocak’ta Paris’te İsrail’le iş birliği anlaşması imzalamasının ardından Şam’daki geçici HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) yönetiminin Halep’ten başlayarak Kürtlere ve SDG’ye (Suriye Demokratik Güçleri) saldırılarına ‘onay’ veren bir tutum sergilemişti. Ancak bir yandan Rojava ile dayanışma eylemleri ve yükselen tepkilerin öte yandan da bölgesel dengelerin bir sonucu olarak ABD ve Batılı emperyalistler tekrar devreye girdiler ve 30 Ocak’ta geçici HTŞ yönetimi ve saldırılar sonrasında Fırat’ın doğusundaki Kürt kentlerine çekilen ve Kobanê’de kuşatılan SDG arasında yeni bir entegrasyon anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya bağlı olarak SDG’nin ve Rojava’daki sivil kurumların entegrasyonu 2 Şubat’ta başlatılmış olsa da iki tarafın beklentileri arasında halen ciddi farklılıkların bulunması bu süreci de kırılgan hale getiriyor. Türkiye’deki Erdoğan iktidarının bu sürece verdiği desteğin arkasında HTŞ’nin kontrolü tamamen ele alması beklentisi ve devamında da Öcalan ile yürütülen sürece dair hesapları bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde basına yansıyan Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını geri çekmek için öne sürdüğü şartlar da Kürtlerin kazanımlarını ‘tehdit’ olarak gören yaklaşımın devam ettiğini ve bu sürecin HTŞ’nin kontrolüne bağlandığını bir kez daha ortaya koyuyordu.
Daha önce imzalanan ama tutum ve beklentiler arasındaki farklılıklar nedeniyle uygulanamayan entegrasyon anlaşmasında (10 Mart anlaşması) olduğu gibi son anlaşmanın da en kritik konusunu SDG’nin HTŞ gruplarının oluşturduğu yeni Suriye ordusuna nasıl katılacağı sorusu oluşturuyor. 30 Ocak anlaşması SDG’nin Haseke merkezli olarak 3 tugaydan oluşan bir tümen ve Kobanê’de Halep’teki güçlere bağlı bir tugay biçiminde katılımını öngörüyor. Ancak ilk bakışta bir ayrıntı gibi görünse de geçici HTŞ yönetimi bu katılımın ‘bireysel’ olacağı ve SDG’lilerin güvenlik soruşturmasından geçirilerek entegre edileceği konusunda ısrar ediyor ve Türkiye’nin de beklentisinin bu yönde olduğu biliniyor. Kuşkusuz bu tutum HTŞ yönetimi için sürecin yürütülmesinde kontrolü ele alması bakımından önem taşıyor. Sınır kapıları, petrol sahaları ve diğer sivil kurumlar ve bu kurumlarda çalışanlar için de benzer bir sürecin işletilmesi amaçlanıyor. Bu anlaşma, kritik bir diğer konu olan eğitim alanında özerk yönetimin 2014’ten sonra verdiği belgeleri tanıyor ama bundan sonra eğitim dili ve müfredat ile ilgili düzenlemelerin görüşmeler sonucunda belirlenmesini öngörüyor. Bu arada geçici yönetimin başında bulunan Colani’nin Kürtlerin haklarını güvenceye alan bir kararname olarak lanse edilen 13 sayılı kararnamesinde Kürtçe ulusal bir dil olarak tanımlansa da okullarda sadece seçmeli bir ders olarak okutulmasına izin verileceği belirtiliyordu.



