BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Münih Konferansı’na dair tarihe notlar – II

Münih Konferansı’na dair tarihe notlar – II
Namık Kemal Dinç
Münih Konferansı’na dair tarihe notlar – I

Kırılma Anı

Anlaşma anından soykırım tehdidine ışık hızıyla nasıl geçilmişti? Bu sorunun cevabı Rojava’da Ocak ayında yaşananlara dair verilen yukarıdaki dökümde yok. Zira, Şara yönetimine Kürtlere saldırı startı Şam’dan dört bin kilometre ötede, Paris’te verilmişti. Ocak ayının başında Kürtlerle Şam’da görüşmeler yürütülürken Fransa’nın ev sahipliğinde Paris’te İsrail ve ABD ile görüşmeler yapılıyordu. Türkiye Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan’da Suriye heyetine yardımcı olmak amacıyla toplantıda hazır bulunuyordu. Fransa’nın ev sahipliği, ABD’nin arabuluculuğu, Türkiye’nin yardımcılığıyla Paris’te bir araya gelen Suriye ve İsrail arasında 5 Ocak 2026’da anlaşmaya varılıyordu.

Yıllardır işgal ettiği Golan Tepeleri, Suriye’nin güneyi İsrail’e bırakılacak ve iki ülke arasında istihbarat paylaşımını sağlayacak bir füzyon hücresi kurulacaktı. Anlaşmayla İsrail hem toprak kazanmış oluyor hem de kendisini kuruluşundan beri tanımayan ve bir direniş odağı olan Suriye, politika değiştiriyordu. Sadece tanımakla kalmıyor, istihbarat gibi stratejik bir konuda iş birliğine giriyordu. İsrail açısından tarihi bir kazanımdı bu. ABD açısından hem Abraham Anlaşmalarının imzalanmasına yönelik önemli bir adım hem de Suriye yönetimini avucuna alarak, istediği ayrıcalıklara sahip olmaktı. Bir süre sonra Suudi Arabistan’la birlikte, Suriye’nin Doğu Akdeniz’deki kıyılarında petrol ve doğal gaz arama ve çıkarma hakkını alması tesadüf olmasa gerekti.

Ev sahipliği yapan Fransa’nın payına muhakkak bir şeyler düşecekti. Eski sömürgesi olan Suriye’de yeniden söz sahibi olmak istediğini gizlemiyordu Fransa. Peki Paris’te yardımcı pozisyonda olan ve Suriye heyetiyle birlikte hareket eden Türkiye’nin payına ne düşmüştü? Yakın zamanda Suriye devleti yayınladığı haritadan Golan ve Antakya’yı çıkardı. Yeni Suriye haritası bu bölgelerin resmen iki devlete bırakıldığını ve hak iddiasında bulunmayacağını ilan ediyordu. Ancak İsrail’e verilen büyük taviz karşılığında Suriye ve Türkiye’nin payına düşen şey Kürtlere yönelik operasyon sinyaliydi. 7 Ocak’ta AKP Grup Toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Masada olmayan menüde olur” diyordu. 5 Ocak’ta Paris’te yapılan anlaşmaya dayanarak Şara yönetimi Şam’daki masayı devirdi. Yukarıda aktarılan ateşkes-çatışma-anlaşma sarmalı da böyle ortaya çıktı.

29 Ocak Anlaşması Nasıl Sağlandı?

Peki ne değişti de 5 Ocak’ta Şara yönetimine yeşil ışık yakan “Düveli Muazzama” kırmızı ışık sinyalleri vermeye başladı? Ne oldu da Şam, 29 Ocak’ta anlaşmayı imzaladı?

Sahada, Halep’ten sonra çok sert bir savaşın yürütüldüğü anlaşılmakta. Kürtler son savunma mevzilerine çekilmiş olmanın yarattığı psikolojiyle ölümüne savaşma kararlılığındaydı. Şam cephesinde ise geçmiş yenilginin rövanşını alma, Kürtlere haddini bildirme temel motivasyondu. Mümkün olursa Kürtlerin askeri ve siyasi bütün örgütlülüğünü dağıtıp, kırımdan geçirmekte planlar arasındaydı. Rojavalı yetkililer hala DSG unvanını kullanmakla birlikte sahada artık YPG ve YPJ olarak varlardı. Rojava’nın yok olmak ve soykırıma uğramak tehdidi altında olması Kürtlerin kenetlenmesine yol açtı. Her bölgeden savaşmak için Rojava’ya giden gençler oldu. Kürtler tarihlerinde ilk kez bölge, coğrafya, sınır, siyasal örgütlenme ve çizgi farkı olmaksızın ulusal duyguyla bir araya geldi. Rojava’yı sahiplenme duygusu meydanlarda, cephelerde, yardım kampanyalarında bir araya gelmeyi sağladı. Bu bir araya gelişin dünyada da etkileri oldu.

Şam yönetimine Rojava’ya saldırmak için yeşil ışık yakanların anlaşmaya sınır koyup koymadıkları, koymuşlarsa neyle sınırladıklarını şimdilik bilmek imkânsız. Ama Kürtlerin ölümüne direnme kararlılığı 5 Ocak’ta vardıkları anlaşmadan bağımsız olarak sahadaki durumu yeniden değerlendirmelerine yol açmıştı. Türkiye’nin de desteğini alan Şam yönetiminin sahip olduğu teknik üstünlükle Kürtleri yenmesi elbette mümkündü. Ama böyle bir savaşın sonunun nereye varacağını kestirmek kimse için mümkün değildi. Rojava’daki halk direnişe bütün unsurlarıyla katılacağını, kuşatma ve ambargoya rağmen bölgelerini terk etmeyerek göstermişti. Böyle bir savaş sadece Kürt-Arap savaşı olarak kalmayıp, bütün Suriye’de bir iç savaşa yol açabileceği gibi bölgeye de sıçrayabilirdi.

Şam’da daha otoritesini gerçek anlamda sağlayamamış, halk nezdinde meşruiyet sorununu çözememiş bir yönetimin, Kürtlerle gireceği bir savaşın devamında Alevilerin, Dürzilerin, Hıristiyanların ve tüm azınlık gruplarının dahil olduğu bir iç savaşa dönüşme olasılığı hayli yüksekti. Semelka sınır kapısını bütün bu süreçte açık tutan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden savaşa sessiz kalmayacağı mesajları veriliyordu. Bu olasılık savaşın sınırlarını genişletebilirdi. Türkiye Kürtlerinden büyük bir tepki vardı ki, yürütülen “çözüm sürecini” tehlikeye sokabileceği gibi özellikle metropollerde Türk-Kürt çatışması olasılık dışı değildi. Türkiye’de nefret objesi haline getirilen Kürtlerin ağır bir duygusal kırılma içinde oldukları aklı selim kalemler tarafından dile getiriliyordu. Kırılma iktidardaki AKP’nin Kürt temsilcilerinde dahi yaşanmaktaydı. “Furkan günlerini” hatırlatanların hedefi “AKP’li Müslüman Kürt aydınları” hizaya getirmekti.

Kürtlerin halk diplomasisi hem de resmi ve gayri resmi anlamda yürüttükleri diplomatik faaliyetler Rojava’daki tehlikeyi uluslararası kurum ve devletlerin gündemine tekrar taşıdı. ABD Suriye Özel Temsilcisi’nin Kürtlere dair tutumu büyük tepki ve yankı buldu. Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu, ABD Kongresi ve birçok ülkenin meclisinde Rojava konulu toplantılar yapıldı. Rojava’nın IŞİD’e karşı savaşta insanlığı ve insanlık değerlerini korudukları tekrar hatırlatıldı. İktidarların Rojava karşıtı, Şam yönetiminin önünü açan siyasetleri bir kez daha eleştirildi. Bu siyasetten vazgeçilmesi ve Kürtlerin korunması istendi. Kobanê kuşatmasının yarattığı insanlık dramına dikkat çeken ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya 27 Ocak’ta ortak bir açıklama yaparak bir an önce ateşkes sağlanması çağrısı yaptılar. 20-28 Ocak 2026 tarihleri arasında Rojava’yı savunmak için yürütülen diplomatik faaliyetlerin karar vericiler üzerinde etki ettiği ve 29 Ocak’taki anlaşmanın böyle imzalandığı anlaşılıyordu.

Trump’ın bu süreçte Ahmet El Şara ile iki kez telefon görüşme yaptığı açıklandı. Özellikle 27 Ocak’taki telefon görüşmesinin sonuçta etkili olduğuna kuşku yoktu. Ama Trump’ı buna sürükleyenin içeride maruz kaldığı tazyik olduğunun da altını çizmek gerekir. Özel Temsilci olarak atadığı Tom Barrack’ın Kürtleri huzursuz eden açıklamaları Trump politikalarından bağımsız değerlendirilmiyordu. ABD hükümetinde bir kanadın Şara’ya bu kadar açık çek verilmesine öteden beri karşı olduğu biliniyordu. Amerikan Kongresi’nde bulunan birçok senatör de benzer şekilde düşünüyordu. Sadece Kürtleri korumak değildi mesele, Şam yönetimini dengeleyecek bir unsur olarak Kürtlerin koruma altına alınması gerektiği dile getiriliyordu. Mutlak güçlü bir Şam yönetimi komşuları ve ABD çıkarları açısından da ileride tehdit olabilirdi. 27 Ocak’ta deklere edilen “Kürtleri Kurtarma Kanunu” bu saiklerle Kongre’ye taşındı ve ABD Başkanı üzerinde baskı oluşturuldu. Telefon görüşmesinde ABD Başkanı’nın El Şara’yı uyardığı “artık daha ileri gitme, karşılıklı tavizlerle anlaşma yoluna bak” dediği anlaşılıyordu.

Tarafların müzakere masasında bir türlü uzlaşmaya varamadıkları başlıklar: Askeri güçlerin orduya entegrasyonu, idari sistemin ne olacağı ve anadilde eğitim konularıydı. Şam, ısrarla DSG’nin dağıtılıp bireysel olarak orduya katılmalarını istiyordu. Aynı şekilde idari düzenin bütün Suriye’de işleyen sistem gibi olmasını arzuluyordu. Anadilde eğitime ise sıcak bakmıyor, seçmeli derslerle sınırlandırılsın istiyordu. Kürt tarafı 15 yılda bin bir emekle elde ettiği kazanımları bırakmaya razı değildi. Sınır kontrollerinden petrol sahalarının devrine birçok şeye açıktı ama bu üç başlık bir anlamda kırmızı çizgi olarak duruyordu. Nihayetinde 29 Ocak’ta varılan anlaşmada Şam’la entegrasyon konusunda bir mutabakata varıldı ve Kürtlerin hassas olduğu üç başlıkta lehte kararlar alındı. Haseke’de üç, Kobanê’de bir tugay bulunduracak ve Haseke valisini DSG belirleyecekti. 15 yıl boyunca verilen bütün diplomalar geçerli olacak ve eğitim konusunda görüşmeler devam edecekti.

Türkiye: Taraf ve Müdahil

Anlaşmaya Türkiye’nin nasıl bir tepki vereceği merak ediliyordu. Nihayetinde Türkiye’nin altını kalın çizgilerle çizdiği bazı hususlar vardı: Ademi merkeziyetçilik, özerklik ya da federasyon tarzı hiçbir çözümü kabul etmeyeceğini ilan etmişti. “Irak’taki hatanın ikinci kez tekrarlanmasına katiyen izin vermeyeceğiz” diyordu Cumhurbaşkanı. Anlaşma maddelerinde Kürt savaşçıların ayrı tugaylar halinde varlığını koruması ve belirli bölgede idari varlığını muhafaza etmesi rahatsızlık yaratabilirdi. Resmi düzeyde yapılan sınırlı açıklamalarda “anlaşmadan memnunuz” denilse de her daim yüksek perdeden konuşmayı seven basın adeta sessizliğe bürünmüş, anlaşma yokmuş gibi davranıyordu. Bugüne kadar da devam bu sessizlik hali, anlaşmayı sindirememenin yansıması olarak okunmakta.

Türkiye’nin sessiz tepkisi başta ABD olmak üzere diğer büyük devletlerin Rojava konusunda aldığı net tavırla alakalıydı. Trump’ın Ahmet El Şara’dan bir gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı araması Türkiye’nin anlaşmaya ikna edilmesine yönelik bir hamle olarak değerlendirildi. Türkiye’nin, Rojava’da yürütülecek bir kırım politikasının arkasında ne kadar durabileceği de tartışmalı noktalardan biriydi. Halihazırda kendi Kürtleriyle bir çözüm süreci yürütmekte ve geçmişin katı politikalarından farklı açılımlar yapacağını iddia etmekte. 1923’te anti-Kürt nizamın bölgesel düzeyde mimarisini oluşturan aktörlerden biri olan Türkiye’nin, bugün Kürtler için geliştirdiği model; fiziki varlığını tanıyan ama grup haklarına ve eşitliğine tahammülü olmayan, “kültürel zenginlik” düzeyinde kalmasını arzu etmekten öteye gitmiyor.

Kürtlerin ayrı bir örgütlülük ve temsiliyetlerinin olmaması, orduya ve bütün kurumlara bireysel katılım, anadilin haftada iki saat seçmeli ders olarak öğretilmesi Türkiye modelinin öngördüğü uygulamalardı. Bu süreçte Kürtlerin gerçekleştirdiği protesto gösterilerinde Türkiye Devleti sıklıkla telin edildi. Suriye’de Kürtlerin hak sahibi olmasına karşı, bunu engelleyen bir devlet olarak görüldü. Dünyanın herhangi bir yerinde Kürtlerin edineceği bir kazanımın kendisinin kaybı olduğu izlenimi doğuracak açıklamalarıyla tepki topladı. Suriye’de Irak’ta çöken devletlerin boşluklarını doldurup Kürtleri haklarından mahrum bırakmaya çalışan imajıyla bütün parçalardaki ve dünyadaki Kürtlerin tepkisi Türkiye’ye aktı. İran’a dair resmi ağızlardan yapılan açıklamaların aynı doğrultuda olması bu algıyı perçinledi.

Bunun Türkiye açısından sürdürülebilir olmadığını ve tehlikeli bir gidişata işaret ettiği yer yer yazıldı. Zira toplumda kutuplaşmaya yol açan bu söylemler; Kürtler de kırılma Türkler de ise nefreti körüklüyordu. Basının bu konuları bir süre gündeminden düşürmesi sağlandı. Beraberinde Kürtlerin aslında duygusal kırılma yaşamadığını, böyle bir durumun söz konusu olmadığını vazeden bir kısım görevli kalem yazılar yazdı. Amaçları oluşan Kürt nefretini değiştirmek değil, bu yönlü yazanların sesini kısıp ayar vermekti. Türkiye’nin halihazırda yürütülen sürecin selameti açısından da bir süre geri çekilmeyi esas aldığı anlaşılmakta. Politikalarında bir değişiklik olduğunu söylemek mümkün değil. İktidar medyası Münih Konferansı’na katılan Rojava heyetini görmezlikten geldi ve neredeyse haber bile yapılmadı. Belli ki Kürtlerin Münih’teki varlığı ve yaptığı açıklamalar hala sindirilmiş değildi. Bu da Türkiye’nin koşullar oluştuğunda aynı politikalarda ısrar edeceğinin göstergeleri olarak okunmakta.

“Yıkıntılar Altında” Parlayan Bir Yıldız

Münih Konferansı’nın bu seneki başlığı “Yıkıntılar Altında” olarak benimsenmişti. Dünya sisteminin yıkılma sürecine girdiğini haber veriyordu başlık. Batı dünyası bu yıkımın altından nasıl kalkarız diye kafa yoruyordu. Gücün geçerli tek akçe olmasının dünyayı nasıl güvenilmez bir noktaya sürüklediği, uluslararası kurumların işlevlerini yitirmesinin dünyayı giderek bir kaosun içine çektiği tartışılıyor, çare aranıyordu. Trump’ın gülle atışlarıyla mevcut sistem yıkılırken yeni sistemin nasıl olacağını kimse bilmiyordu. Ama yıkım sürecinden en az zararla çıkmak birçok ülkenin temel kaygısıydı. Böyle bir zaman aralığında Kürtlerin Konferansa davet edilmesi ve itibar görmesi nasıl değerlendirilmeliydi?

20. yüzyılda Yakın Doğu’da sınırlar belirlenip, siyasal yapılar inşa edilirken Kürtler bu denklemin dışında tutulmuştu. Kürtlerin denklem dışında kalmasının en büyük sebebi, batı dünyasında sahip oldukları negatif imajla ilgiliydi. Bu negatif imajı besleyen iki temel faktör öne çıkıyordu: İlki, bir araya gelme, birlik olma, bir lider etrafında birleşmekten uzak olmalarıydı. İkincisi ise Hıristiyanların katliamlarında rol oynayan bir fail olarak tanınmalarıydı. Batı basınında ve kamuoyunda Kürt ismi ilk kez bu olaylarla birlikte duyulmuştu. Bu negatif imajdan dolayı 20. Yüzyılda, Yakın Doğu’da yeni bir düzen kurulurken Kürtler kolaylıkla göz ardı edilebildi. 21. Yüzyılın başında ise bu negatif imaj yerle bir oldu. Özellikle Kobanê ve IŞİD’e karşı direnişle Kürtler insanlık ailesinin onurlu bir üyesi olarak tarihe geçti.

Konferansa davet edilmenin altındaki birinci faktörün bu olduğu, Rojava heyetine dair yapılan açıklamalar ve ilgiden anlaşılıyordu. Kürtler artık Batı dünyası tarafından göz ardı edilemezlerdi. İktidarların küçük çıkar hesaplarına kurban edilmesi de kabul bulmamalıydı. Yüzyıldır çektikleri acıların sürdürülmesine yeniden imza atmak o kadar kolay değildi. Kürtlerin bir özne olarak tarih sahnesine çıkması bir kayıp değil, aksine önemli bir kazanım olarak kaydedilebilecekti. Nüfusu, demografik dağılımı, yetişkin insan potansiyeli, farklılıklarla bir arada yaşama kabiliyeti, batılı değerlere açıklığı, ekonomik potansiyeliyle yeni Yakın Doğu’da değerli bir müttefik olarak konumlanmaları daha hayırlı olabilirdi.

Denilebilir ki, Kürtlere bu ilgi neden bir ay önce gösterilmedi? Muhataplarının bu soruya cevap vermeyeceğini düşünüp, tahminde bulunmak gerekirse; birkaç tez ileri sürmek mümkün. Egemenlerin bir yönetme biçimi olarak başvurdukları metotlardan biri “burnunu sürtmek”tir. Kürtlerin Kuzey Doğu Suriye’de Ahmet El Şara üzerinden kurulmak istenen sisteme kısmen direnmeleri ve ayak sürümeleri tepkiye yol açmış olabilir. Suriye, Arap Cumhuriyeti olarak kurgulanırken Şara asıl aktör olarak belirlendi. Kürtlerin Arap bölgelerinde hakimiyetini sürdürmesine son verilmeliydi. Buna ayak diretiyorsa bedelini de ödemeliydi. İkinci tez, “kurtarıcı” olarak sahne almak olabilir. Aynı zamanda birinci yöntemi tamamlayan bir niteliğe de sahip. Zayıf düşmüş gücü “kurtararak” kendine muhtaç etmek biçiminde de okunabilir. Yine, yukarıda bahsettiğim iç savaş olasılığını hesaba katmadıklarını düşünmek imkânsız. Kendilerine de zararı dokunacak bir savaşın sürmesini istemek akılcı olmaz. Belki de politika değişikliğini anlamak için bütün bu faktörlerin hepsini birlikte düşünmek gerekir.

Gerekçe, sebepler ne olursa olsun, Kürtlerin Münih Konferansı’nda boy göstermesi büyük bir kazanım olarak tarihe geçti. Kürtlerin, Kobanê’de elde ettikleri itibarın uluslararası bir platformda taçlandırılmasına tanık olundu. Faik (Bulut) ağabeyden ödünç alarak belirteyim ki “Kürtler bir kere uluslararası görüşme ve diplomasinin tadını aldılar. Bundan böyle devam edecekler. Her şerrin bir hayrı vardır. Evet, Kürtler kendilerine ait olmayan toprakları kaybettiler. Ama son kertede uluslararası meşruiyet kazandılar”. Uluslararası siyasette taraf olarak muhatap alınmak ve masaya davet edilmek sadece konusu prestij değil, özne olarak kabul görmek anlamına gelir. Menüde Kürtleri pay etmek isteyenlerin masa da karşılarında görmenin şaşkınlığı da bundan.

Benzer Haberler

Sercan Üstündaş yazdı |

Büyük savaş öncesi birlik: Kürtler artık daha güçlü

AYM Başkanı Özkaya:

HDP hakkındaki kapatma davasında sona gelindi

Düşen F-16 için MSB’den açıklama l

'Tanımlanamayan radar izi için havalandı'

‘İtirafçı’ beyanlarıyla yargılanıyordu l

Gazeteci Gök'ün yurt dışı çıkış yasağı kaldırıldı

Ahmet Türk’ün yerine kayyum atanmıştı l

Mardin'de belediyeye ait taşınmazlar satışa çıkarıldı

27 Şubat’ın yıldönümü |

Yarın Öcalan’ın yeni mesajı açıklanacak

Hangi birim kime bağlandı?

İçişleri Bakanlığı’nda görev dağılımı belli oldu

“Bir adım atılacak” |

Gürlek "önce tespit sonra yasal düzenleme" dedi