Türkiye’de 89 üniversiteden, 1.128 akademisyen ve araştırmacı tarafından imzalanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiri, 11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştu. “Barış Akademisyenleri” olarak tanımlanan imzacı akademisyenlerin yaşadıkları hak ihlalleri açıklamanın 10’uncu yılında hala devam ediyor.
HABER MERKEZİ- Türkiye’de Barış İçin Akademisyenler tarafından yayımlanan ve Kürt illerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan hak ihlallerini kınayan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi, aradan geçen yıllara rağmen akademi üzerindeki etkisini sürdürüyor.

Bildirinin kamuoyuna açıklandığı 11 Ocak 2016’dan günümüze aradan geçen 10 yıllık sürede OHAL kaldırıldı, 611 Barış Akademisyeni hakkında açılan ceza davaları Anayasa Mahkemesi tarafından ifade özgürlüğü olarak değerlendirildi ve beraatla sonuçlandı. Ancak üniversiteye dönüşlerle ilgili olarak OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na yapılan başvuruların reddedilmesi üzerine idari yargıda açılan davalar henüz sonuçlanabilmiş değil. İhraç edilen akademisyenlerden sadece 170’i üniversitelerdeki görevlerine dönebildi. Ancak kesinleşen yargı kararı sayısı ise sadece 4.
Elde edilen son verilere göre, 184 akademisyen hakkındaki dosyalara ilişkin ret kararları bölge idare mahkemeleri ve Danıştay’da bekletiliyor.
İmzadan sonra AKP taraftarı gazetecilerin önerdiği gibi imzacılar, hükümet, YÖK ve üniversite rektörlüğü iş birliğiyle “sivil ölüme” mahkum edildi. Tüm bu baskılara, tehditlere ve sonu gelmez tacizlere rağmen akademisyenlerin büyük çoğunluğu imzaladıkları metnin arkasında durarak direnmeye ve dayanışmaya devam etti.
×Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!
Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.
Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.
Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.
Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz. Müzakere görüşmelerinde toplumun geniş kesimlerinden bağımsız gözlemcilerin bulunmasını talep ediyor ve bu gözlemciler arasında gönüllü olarak yer almak istediğimizi beyan ediyoruz. Siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik tüm yaptırımlarına karşı çıkıyoruz.
Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.
ZELİHA BURCU AKAR: İKİ KEZ İHRAÇ EDİLDİ
Bildiriye imza atan akademisyenlerden Zeliha Burcu Acar, hukuki süreçler ve idari yaptırımlar arasında geçen dokuz yılın ardından, ikinci kez görevinden ihraç edilmiş durumda.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yardımcı doçent olarak görev yapan Acar, Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 2017 yılında üniversiteden uzaklaştırıldı. Hakkında “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla açılan davada 2019’da verilen mahkûmiyet kararı daha sonra istinaf mahkemesi tarafından bozuldu ve Acar beraat etti. Temmuz 2023’te görevine iade edilen akademisyen, Şubat 2024’te aynı gerekçeyle bir kez daha ihraç edildi. Dosya halen Danıştay’da.
Mezopotamya Haber Ajansı’na konuşan Acar, bu sürecin bireysel bir mağduriyet olarak okunmasına karşı çıkıyor. “Pişman değilim,” diyor. Ona göre bildirinin anlamı, geçmişe dönük bir tavırdan çok, toplumsal bir yüzleşme çağrısıydı. “Sur, Cizre, Nusaybin’de yaşananlar sadece o bölgelerin değil, tüm ülkenin travmasıdır. Toplumsal iyileşme ancak sorumlulukların kabul edilmesiyle mümkündür.”
“Hukukun üstünlüğünün askıya alındığı bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bu belirsizlik, yalnızca barış bildirisine imza atanların değil, akademinin tamamının sorunu” diyen Acar, bugün gelinen noktada, barış akademisyenlerinin durumunun bireysel iadeler üzerinden tartışılmasını yanıltıcı buluyor:
דBenim görevime dönmem barışı getirmez. Üstelik dönenler de güvenceli koşullarda çalışmıyor. Akademik özgürlüğün, ifade özgürlüğünün hukuki yaptırımlarla baskı altına alındığı bir ülkede kimse güvende değil.”
Acar’a göre asıl mesele, barış talebinin toplumsallaştırılması. “Kaygılardan kurtulmalıyız. ‘Söz alırsam başıma ne gelir’ endişesiyle barış inşa edilemez. Barış, taraf olmak değil; barışı mümkün kılacak zemini birlikte kurmaktır.”



