BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Nebil Birtek yazdı |

Türkiye’den Suriye’ye Fırat’ın batısı ve Kürt politikası

Nebil Birtek yazdı |

Nebil BİRTEK

Erzurum’un Dumlu Dağı eteklerinden kaynağını alan Karasu ile Ağrı’nın Diyadin(Giyadin) ilçesi yakınlarındaki Aladağ ve Tendürek Dağı civarından doğan Murat Nehri, Elazığ’da birleşerek büyük Fırat Nehrini oluşturur. Fırat; Türkiye’den sonra Suriye ve Irak topraklarını kat ederek Dicle ile Kuveyt’te birleşir ve  Şattü’l-Arap adını alarak Basra Körfezi’ne dökülür. Kürdistan’ı kuzey–güney doğrultusunda kat eden Fırat Nehri; Erzurum, Erzincan, Dersim, Elazığ, Bingöl, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Antep ve Urfa’dan geçtikten sonra Cerablus üzerinden Rojava topraklarına girer. Buradan Mınbij, Tabka, Rakka ve Dêra Zor hattını izleyerek Irak’a ulaşır.

Bu nehir, doğduğu yerden denize kavuştuğu noktaya kadar geçtiği ülkelerde yalnızca coğrafyayı değil, devletlerin halklar üzerindeki siyasal politikalarını da şekillendiren bir hat olmuştur. Dünya üzerindeki pek çok nehir, ülkelerin, bölgelerin, eyaletlerin, illerin hatta köylerin sınırlarını belirlerken doğal bir sınır işlevi görür. Ancak Fırat, bunlardan farklıdır; egemen devletlerin raporlarında ve politikalarında kendi isteklerine göre şekillendirmek istediği bir halkın sınırını çizer.

“Fırat’ın batısı” kavramı, özellikle Türkiye ve Suriye’de Kürtlerin yerleşim yerlerinden çıkarılmasının, Kürt olmayanların yerleştirilmesinin ifadesi olarak tarihsel bir anlam kazanmıştır. Günümüzde Suriye’de de yaygın biçimde kullanılan bu kavramın arka planı; Türkiye için 1930’lu yıllara uzanırken ‘bağımsızlığını’ daha geç dönemde kazanan Suriye için ise 1960’lı yıllara kadar uzanmaktadır.

İsmet İnönü’nün 1935 yılında hazırladığı Kürt raporunda ilk izleri görülen “Fırat’ın batısı” anlayışı, nehri fiilî bir etno-siyasal sınır haline getirmeyi hedeflemiştir. Bugün Rojava’da yaşanan çatışmalar, bu etno-siyasal sınırın ve tarihsel politikaların güncel biçimlerde yeniden üretildiğini göstermektedir. Suriye’de Fırat’ın batısı (özellikle Afrin, Şehba ve çevresi) ile kuzey hattındaki Kürt nüfusun tasfiyesi veya seyreltilmesi politikası, modern Suriye tarihinin en köklü ve sistematik devlet stratejilerinden biridir. Bu süreç tek bir olay değil; raporlar, yasal düzenlemeler ve ideolojik bir hat üzerinden ilerlemiştir. Baas Partisi’nden HTŞ’ye kadar uzanan süreçte, aktörler ve kısmen farklı ideolojiler yer değiştirse de, Kürt politikasının özünde değişmeden sürdürüldüğü açıkça görülmektedir.

Türkiye’de İ. İnönü’nün hazırladığı Kürt raporunun bir benzeri olan Muhammed Talab el-Hilal Raporu, 1960’lı yıllarda Suriye’de Kürt nüfusuna yönelik izlenen “Arap Kemeri” (Al-Hizam al-Arabi) politikasının ideolojik ve stratejik temelini oluşturan en kritik belgelerden biridir. Bu rapor, Suriye’nin kuzeyindeki demografik yapıyı değiştirmeyi ve Kürt varlığını zayıflatmayı amaçlayan sistematik bir “Kürtsüzleştirme” projesidir.

1963 yılında Baas Partisi’nin Suriye’de iktidara gelmesinin ardından, Haseke bölgesi emniyet müdürü olan Muhammed Talab el-Hilal, Kürt meselesine dair radikal öneriler içeren bir rapor hazırladı. Hilal, Kürtleri Arap milliyetçiliği önünde bir tehdit, “yabancı unsurlar ve Suriye’nin gövdesindeki bir kanser” olarak nitelendirmiş ve 12 maddelik bir eylem planı sunmuştur. Bu rapor, aynı zamanda Baas rejiminin sonraki 40 yıl boyunca uygulayacağı Kürt politikasının “anayasası” kabul edilmiştir.

Sistematik tasfiyenin ilk büyük adımı Baas darbesinden hemen önce atılmış olsa da, Baas rejimi bunu sürdürmüştür. 1962’de sadece Haseke vilayetinde yapılan “istisnai” bir nüfus sayımıyla yaklaşık 120.000-150.000 Kürt, “Türkiye’den kaçak geldikleri” iddiasıyla vatandaşlıktan çıkarılmıştır. “Ecnebiler” (Yabancılar) veya “Mektumin” (Kayıtsızlar) denilerek mülk edinme, seyahat ve eğitim hakları ellerinden alınmıştır. Bu, demografik yapıyı değiştirmek için kullanılan en güçlü ‘yasal’ silahtı.

Temel Öneriler ve “Kürtsüzleştirme” Adımları, Hilal’in raporunda sunduğu 12 maddelik plan, şu stratejileri içeriyordu:

-Kürtlerin verimli topraklarından sürülerek iç kısımlara dağıtılması ve yerlerine Arap aşiretlerinin yerleştirilmesi. Özellikle baraj yapımı sonrası köyleri sular altında kalan Araplar.

-Kürtlerin “yabancı” (Ecnebî) sayılarak vatandaşlık haklarının ellerinden alınması (Bu durum 1962 nüfus sayımıyla başlamış, raporla pekişmiştir).

-Kürtçe eğitimin yasaklanması ve Kürtlerin okuma-yazma oranının düşük tutulması.

-Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde yatırımların durdurulması ve iş olanaklarının kısıtlanması

-Kürtlerin seçme, seçilme ve örgütlenme haklarının tamamen yok edilmesi.

Hilal’in raporu, 1970’lerin başında Hafız Esad döneminde somut bir devlet politikasına dönüşmüştü. Türkiye ve Irak sınırı boyunca yaklaşık 280 kilometre uzunluğunda ve 10-15 kilometre derinliğinde bir hat, Arap Kemeri (Al-Hizam al-Arabi) oluşturuldu. Bu kapsamda “Model köyler” inşa edilerek Rakka ve Halep gibi bölgelerden getirilen Arap köylüleri bu stratejik hatta yerleştirildi. Kürt çiftçilerin topraklarına el konuldu ve bu topraklar yeni yerleşimcilere dağıtıldı. Kürtçe olan köy, kasaba ve coğrafi yer isimleri Arapçalaştırıldı. On binlerce Kürt “mektum” (kayıtsız) veya “ecnebî” statüsünde bırakılarak pasaport, mülkiyet ve kamu hizmeti haklarından mahrum edildi. Hafız Esad, bu politikayı “ulusal güvenlik” gerekçesiyle bizzat yönetmiş ve Arap milliyetçiliğini sınır hattına bir set olarak çekmiştir.

Tüm bu baskılara karşı 2004 te Kamışlo’da başlayan ve tüm Rojava’da yayılan ayaklanma, Suriye Kürtlerine yönelik baskının doruk noktalarından biri haline geldi. Rejim güçlerinin müdahalesi sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi tutuklandı.

Suriye’de Kürtlerin, tarihsel olarak sistematik biçimde hedef alınmasının temel amacı; iç içe ve yan yana yaşayan Kürt topluluklarını parçalayarak zorunlu göçe sürüklemek, böylece hem demografik sürekliliklerini hem de coğrafi-fiziksel bağlarını koparmaktır.

2011’de başlayan Suriye iç savaşıyla birlikte Kürtler, büyük bedeller ödeyerek önemli kazanımlar elde etti; verimli tarım arazilerinin yanı sıra gaz ve petrol sahalarının bulunduğu geniş alanların denetimini sağladılar. Ancak Esad sonrası dönemde HTŞ eliyle yeniden yapılandırılmaya çalışılan Suriye’de, Kürtlere yönelik bakış açısının özü değişmemiştir.

Bugün ortaya konan yaklaşım, 1963 yılında Muhammed Talib el-Hilal tarafından hazırlanan ve Kürtleri “ulusal güvenlik sorunu” olarak tanımlayan raporla büyük ölçüde benzerlik taşımaktadır. Kürtleri Fırat’ın batısından tasfiye etme politikası bugün de somut biçimde sürdürülmektedir. Minbiç’le başlayan, Halep’teki Şêxmeqsûd ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırılarla devam eden süreç, Kürtleri Fırat’ın batısından tasfiye etmeyi hedefleyen stratejinin güncel örnekleridir.

Bu aşamanın ardından hedeflenen ikinci adım ise Kürtlerin denetiminde bulunan petrol ve doğalgaz sahalarının ellerinden alınmasıdır. Böylece Kürtlerin ekonomik ve stratejik güç kaynakları tasfiye edilerek, Fırat’ın doğusunda dünyayla bağlantısı koparılmış, dar ve izole bir coğrafyaya hapsedilmeleri amaçlanmaktadır.

Bu tablo, Suriye’de Kürt varlığını sadece askeri değil; siyasal, ekonomik ve toplumsal olarak da tasfiye etmeyi hedefleyen iradesizleştirme politikasının açık bir göstergesidir.

Yüz yılı aşkın süredir farklı biçimlerde düşman hukuku dayatılan; büyük acılar, katliamlar, zorunlu göçler ve bunlara karşı direnişi yaşamış bir halkın, HTŞ gibi bir yapıya teslim olmayacak kadar irade ve tecrübe sahibi olduğunu öngörmek gerekir. Kürtlerin tarihsel birikimini ve toplumsal hafızasını yok saymak kimseye bir şey kazandırmaz.

Son on beş yıldır süren Suriye savaşında ödenen bedelleri ve verilen büyük mücadeleleri hiç kimse yaşanmamış gibi kabul edemez. Akla ve vicdana dayalı politikalar geliştirilmedikçe, eşit, adil, demokratik ve ortak yönetime dayanan bir Suriye projesi çizilmedikçe; çatışma, göç, açlık, yoksulluk ve geleceksizlik bu coğrafyanın tamamını etkilemeye devam edecektir ve hep yanı başımızda olacaktır.

Aynı şeyi tekrar tekrar deneyip farklı sonuçlar bekleyemezsiniz. Bakış açınızı ve düşünce biçiminizi değiştirmeniz gerekir. Ve tercihiniz, bin yıllardır Ortadoğu da en zor bulunan şey olan barıştan yana olsun.

Her halkın zorbalığa karşı direniş hakkı vardır.

Benzer Haberler

DEM Parti’den Halep açıklaması: Saldırılar insanlık suçu |

"Çözüm ortada SDG yöneticilerini Ankara’ya davet edin"

TBMM’de bu hafta l

Gündemde neler var?

Kani Torun, Barrack’ı alıntıladı iktidarı eleştirdi:

Dilimizde tüy bitti...Suriye’deki tarafları Ankara’da bir araya getirin