Şebnem Korur Fincancı
On yıl önce 11 Ocak 2016’da Türkiye’deki üniversitelerden bir grup akademisyen “Bu suça ortak olmayacağız!” demiştik. Suç neydi, hatırlayalım lütfen! Barışın adı anılmadan, süreç deyip geçiştirdiğimiz zaman dilimlerinden birinde masalar devrilmiş, o masada oturanlar hakkında hızla davalar açılıp, bir kısmı hapsedilmişti, Kürt illerinde her gün yapılan baskınlarla gözaltılar sürerken hendekler açılmış, o hendeklerin açıldığı şehirler ağır harp silahlarıyla vurulup, milyonlarca insan zorla yerinden edilmiş, tarihimizde hiç olmamış günler, haftalar, sonra aylara yayılan 7/24 sokağa çıkma yasaklarıyla şehirlerde kalan insanlar evlerine hapsedilmiş, yüzlerce sivil onlarca sağlık çalışanı keskin nişancılarca katledilmişti. İnsanlığa karşı işlenen bu suçlara akademinin bir kısmı sessiz kalmamış ve bu suçlara ortak olmadığımız ayan edilmişti.
İşte bu suça ortak olmama iradesi gecikmeden siyasi otoritece yanıtlanmış, ardından bazı üniversitelerde soruşturmalar, kimi ilde kolluk baskınlarıyla gözaltılar, izleyen zamanda neredeyse haftanın her günü dayanışmayla adliyeleri doldurduğumuz bitmeyen ceza yargılamaları, her biri akademinin işlevi, bağımsız nesnel bilimsel niteliği üzerine çok anlamlı bir külliyat oluşturacak beyanlarla hayat devam ederken, çok geçmeden şaşkınlıkla izlediğimiz bir “darbe girişimi” peşinden Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük akademik tasfiyesi ile yüzleşmiştik. Her ay, kimi zaman ayda iki kez Resmi Gazete’de yayımlanan kanun hükmünde kararnameler (KHK) ve ekindeki listelerle tüm kamu kurumlarından çarşaf çarşaf ihraçlar bizleri; hayatlarımızın kesintiye uğratıldığı, kamu kurumlarının içi boşaltılıp boş bir kabuğa dönüştürüldüğü, akademinin toplumsal bilim üretiminin önemli ölçüde yok edildiği bir memlekete mahkum etti.



